10. gezegen gerçekten var mı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10. gezegen gerçekten var mı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10. gezegen gerçekten var mı

10.gezegen - tuhafbilgiler.net
Güneş Sistemi’nin ötesinde, ama sisteme bağlı bir başka ‘Dünya’nın varlığına ilişkin ciddi kanıtlar var. Mars veya Dünya’yla yaklaşık aynı kütleye sahip 10. gezegenin varlığına yönelik araştırmalar, 20 yıllık tartışmayı alevlendirdi.

Güneş Sistemi’nin dışındaki Kuiper Kuşağı’nda su ve organik moleküllerin birçoğu var. Burada hayat başlayabilir. Kuiper Kuşağı ve özellikle Plüton, yaşamın kökenlerinin yanı sıra, gezegenlerin nasıl oluştuğunun anahtarını da elinde tutuyor olabilir. Bu bölgeye yolculuk planlandı.

Amerikalı Gökbilimci Marc Buie’ye göre, ‘uzaklarda ilginç olaylar yaşanıyor’. Buie, Güneş Sistemi’nde Plüton’dan daha ötede, Kuiper Kuşağı olarak adlandırılan küçük ‘dünyalar’ kümesindeki tuhaf bir cisimden söz ediyor.

Uzaklarda, gezegenlerin oluşumu hakkında önemli ipuçları verebilecek birçok buzlu yapı var. Bu bölgede hayat bile olabilir. Ancak Buie’nin asıl ilgilendiği yer Güneş Sistemi’nın dışındaki Kuiper Kuşağı. Oradaki gök cisimlerinin sayısı hızla azalıyor. Dev bir cismin, çekimiyle burayı temizlemekte olduğuna inanıyor.

Bu fikri savunan yalnızca Buie değil. Southwestern Araştırma Enstitüsü’nde gezegen astronomu olan Alan Stern de benzer görüşte. Londra Üniversitesi'nden Mario Melita aynı konu üzerine bir makale yayımladı (Icarus, sayı 160, s. 32).

Yazıya göre, Mars veya Dünya’yla yaklaşık kütleye sahip bir gezegenin varlığı, gözlemlerle çok uyuşuyor.

Böylece, 10. gezegen, yani X Gezegeni, yeniden haritadaki yerini almış oldu.

20 yıllık tartışma

10. gezegenin varlığı fikri en son 1983 yılında, Kızılötesi Astronomi Uydusu’nun (IRAS), gezegenin yerini saptadığını ileri sürmesiyle tartışıldı. İddialar doğru çıkmadı, ama fikir tamamen ortadan kalkmadı.

Çünkü uzun zamandır, Plüton’dan daha ötede küçük ‘dünya’ kümelerinin olduğuna inanılıyordu. Fikir ilk olarak 1943’te İrlandalı astronom Kenneth Edgeworth tarafından ortaya atıldı; birkaç yıl sonra Hollandalı Gerard Kuiper de aynı sonuca vardı. Ancak, 1980’lerde gezegenbilimciler, Neptün ve Plüton yönünden bazı kuyruklu yıldızların geldiğini fark edene kadar, bu bilim adamı teorilerinde yalnız kaldı.

Hawaii’deki Mauna Kea Gözlemevinden Dave Jewitt ve Jane Luu 1992’de, bu kuyruklu yıldızların ilk parçasını keşfetti. Bu, Plüton’un yaklaşık 10’da biri büyüklüğündeydi. Kasıma kadar Kuiper Kuşağı Cisimleri’nin (KBO) sayısı 700’e ulaştı.

10 milyon cisim

Ancak keşfedilenler buzdağının küçük bir kısmıydı. Jewitt, bir kilometreden daha büyük çaplı, yaklaşık olarak 10 milyon KBO bulunduğunu hesapladı.

Bunların hepsini topladığınızda, cisimler, Dünya’nın kütlesinin onda 2’sine, yani Mars ve Jüpiter arasındaki asteroit kuşağın toplam kütlesinin aşağı yukarı bin katına eşit olur. ‘Asteroit kuşağı, Kuiper Kuşağı’nın parlak ışıkları ve büyük kentiyle karşılaştırıldığında, yalnızca küçük bir köydür’ diyor, Stern: ‘Bu kuşak, 100 bin ‘minyatür gezegen’i içeren gezegensel bir oluşum bölgesidir.’

Bunların bazıları hiç de minyatür değil. 2001’den beri astronomlar, çapları 1000 kilometreden büyük 4 KBO’ları keşfetti. Plüton’un yarısı büyüklüğündeki bir KBO ise ekim ayında, Caltech astronomları Michael Brown ve Chadwick Trujillo tarafından bulundu ve adına da Los Angeles bölgesinde yaşayan yerlilerin dilinde ‘yaratıcı güç’ anlamına gelen Quaoar kondu.

Dünya’dan 6.5 milyar kilometre uzaklıktaki Quaoar’ın çapı bin 200’ün üzerindeydi. Quaoar, Güneş’in çevresini 288 yılda dönüyordu.

900 gezegen daha mı var

Plüton’dan beri Güneş Sistemi’nde keşfedilen en büyük cisim olan Quaoar gezegeni, KBO’ların bir süre sonra, büyüklük olarak Plüton’a rakip olacağını gösteriyor. Jewitt, ‘Plüton’un 2 bin kilometrelik tek cisim olduğunun kanıtlanması inanılmaz bir olay olur. Böylece, birkaç yıl içinde Plüton II, Plüton III elde etmiş oluruz’ diyor ve ekliyor, ‘Güneş Sistemi’nde 9 yerine en az 900 gezegen daha var ve bunların en az 8’i Kuiper Kuşağı’nda bulunuyor.’

Gezegenbilimcileri harekete geçiren yalnızca bu olmadı. Diğer gezegenlerde, Dünya’da varolmayan biyoloji örnekleri de bulunabilir. Bu da, Kuiper Kuşağı’nın, yaşam için gerekli olan hammaddelerin ambarı olabileceği anlamına geliyor.

Astronomlar, kızılötesi spektroskop sayesinde, bazı cisimlerin yüzeyinde buz ve hidrokarbonlar belirledi. Bu bulgular, hayat olduğuna ilişkin, açıkta su veya hiçbir organiğin saptanamadığı Mars’a kıyasla daha güçlü kanıtlar sunuyor.

Orada hayat başlayabilir

Kuiper Kuşağı, Güneş Sistemi’nin su ve organik moleküllerinin bir çoğunu içeriyor. Bugün bu kuşakta hayat olmayabilir, ancak gelecekte başlaması neredeyse kaçınılmaz. Stern’e göre, ‘Güneş dev bir kırmızıya dönüştüğünde, Kuiper Kuşağı da Miami sahili olacak ve belki de yaşam orada yeniden başlayacak.’

Kuiper Kuşağı ve özellikle Plüton, yaşamın kökenlerinin yanı sıra, gezegenlerin nasıl oluştuğunun anahtarını da elinde tutuyor olabilir.

IRAS uydusu, diğer güneş sistemlerinin çok benzer bölgelerindeki gezegen oluşumlarını inceledi. Gözlemlerde, genç yıldızların çevresinde KBO’lara benzeyen buzlu yapıların kendi aralarında çarpışmaları sonucu oluşan toz diskleri saptandı. İleride, gezegenlerin oluşumu hakkındaki bilgileri Kuiper Kuşağı’ndan öğreneceğiz.

Stern, Güneş Sistemi’nin kökenleri hakkında en fazla bilimsel bilgi sunan yerin Plüton olduğu görüşünde. ‘Plüton, ileri derecede gezegen oluşumunun gerçekleştiği, ancak tamamlanmadığı bir yer. Burada, ‘gezegen embriyon’larını araştırma şansını bulabiliriz.’

Sözgelimi, Plüton ve uydusu Charon’daki kraterler incelendiğinde, KBO’ların milyarlarca yıldır çarpışmakta oldukları bulunabilir ve tüm gezegenlerin, küçük cisimlerden oluştuğu fikriyle ilgili de kanıtlar sunulabilir.