Drongo kuşu hakkında ilginç bilgi

drongo - tuhafbilgiler.net
Bilim insanları, Afrika çatal kuyruklu drongo kuşunun diğer hayvanların seslerini taklit ederek yemek çaldığını ortaya çıkardı. Kuşun, 50'den fazla diğer kuş ve hayvan türüne ait sesi taklit ettiği anlaşıldı.

Dicrirus adsimilis üzerinde yapılan gözlemler, Afrika'ya özgü kuşların diğer hayvanlara ait yardım çağrılarını taklit ederek yemek çaldığını ortaya koydu.

Hayvanların kendi sürülerini uyarmak ve bir yemek kaynağından ayrılmalarını sağlamak için uyarı amaçlı ses çıkardığını bilen bilim insanları, uyarıların sahte olabileceği konusunda araştırma yaptı.

Toplam 847 saat süren gözlemlerde 64 drongoyu takip eden araştırmacılar, kuşların 51 diğer kuş türüne ait sesi taklit edebildiğini tespit etti. Drongoların taklit edebildiği sesler arasında, firavun faresi ve çakal gibi hayvanlar da yer alıyor.

Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, drongoların diğer hayvanlara ait 'uyarı çığlığını' taklit edebilmesi, hedefteki hayvanların sahte sese kanmalarına neden oluyor. Güney Afrika'nın Cape Town Üniversitesi'nden Tom Flower, kurnaz kuşların bir ses işe yaramadığı zaman başka bir hayvanın sesini taklit etmeye başladıklarını ifade etti.

Ağırlığı 70-125 gram arasında değişen drongo, kendisine özgü özelliği sayesinde hayvanları korkutarak veya uyararak yemek başından uzaklaşmalarını sağlıyor. Birçok hayvan, diğer hayvan türlerinin yardım çığlıklarını fark edebiliyor.

Kalahari Çölü'ndeki Kuruman Nehri yatağında yapılan gözlemlerde, drongoların ses taklidi yaparak 688 yemek çalma girişimi takip edildi. Kuşlar, yemek kapma girişimlerinin 4'te 1'inde başarılı oldu.
Devamını oku ...

İnsanın tarihsel gelişimi hakkında ilginç bilgiler

Fosil kayıtlarına göre, atalarımız olan austrolopithecine’ler, 4 milyon yıl önce 2 ayak üzerinde yürümeye başladı. En eski insansılardan olan A. Afarensis, ayakta kemer ile diz ve pelviste belirli karakteristiklere sahiptir. Ancak, uzun kollar, kısa bacaklar ve bükümlü ayak parmakları, bu insansıların bizim gibi yürümediğini ve ağaçlarda yaşadığını gösteriyor. Dik yürümek için gereken ayak oranları ve pelvis şekli kendi cinsimiz olan Homo’da (solda) belirginleşiyor. İnsan olmamızı ve bugüne ulaşmamızı, beslenmenin yüzyıllar içindeki değişimi sağladı. Ancak bugünkü sağlık sorunlarımızın kaynağında da beslenme biçimimiz var, çünkü aldığımız kadar enerjiyi harcayamıyoruz. Enerji alımı ve tüketimi arasındaki dengesizlik, hastalıkların kaynağı. Atalarımızın besinlerden aldığı enerjiyi ve beslenmenin kalitesini arttırmaya yönelik gelişmeleri, insanlığın en çok evrim geçirmesinde ve diğer primatlardan ayrılmasında ana özelliklerden biri oldu. İki ayak üzerinde yürümemiz ve beyinlerimizin büyüklüğü, bizi diğer insansılardan hızla ayırdı. Beyinlerimiz bir enerji oburu. Dinlenirken yetişkin bir insanın beyni, vücut enerjisinin yüzde 20 ila 25’ini alır. Bu oran insan olmayan primatlardaysa yüzde 8 ila 10’dur. Biz insanlar ilginç primatlarız. A) İki ayak üzerinde yürüyor, B) Devasa beyinler taşıyor ve C) Dünyanın her bir köşesine yayılıyoruz. Antropologlar ve biyologlar, bizi diğerlerinden ayıran bu özelliklerimizi uzun süredir araştırıyor. Ayrıca, yıllar boyunca bu garipliklerin her birini açıklamaya çalışan birçok hipotez var. Ancak, insanlığa ait bu tuhaflıkların, aslında, beslenmeyle ilgili gerçekleşen doğal seleksiyonun bir sonucu olduğunu gösteren kanıtlar artıyor. Yiyecek bulmanın zamanla değişimi, görünüşe göre insansı atalarımızı derinden etkilemiş. Bu nedenle, aslında yediklerimiz, zaman içinde, ‘bizi’ oluşturmuştur. Primat atalarımızdan farklılaşmamızın bir nedeni, aldığımız besinlerdir. Günümüzdeki insan topluluklarının beslenme tarzı, akrabalarımızdan kalori ve yiyecek bakımından daha zengindir. Atalarımızın beslenme alışkanlıkları, diğer primatlardan neden ve ne zaman değişmeye başladı? Dahası, modern insanların beslenme tarzı, eskilerden ne kadar farklılaştı?

  Hastalıklarımızın nedeni

 Bilim uzun zamandır, insanların beslenme gereksinimlerinin evrimini inceliyor. 1985’te Emory Üniversitesi'nden S. Boyd Eaton ve Melvin J. Konner’ın ‘Yontma Taş Devrine ait Beslenme’ adlı çalışmaları ile yeni bir ufuk açılmıştı. Bilim adamları, günümüz toplumlarında yaygın olan obezlik, yüksek tansiyon, koroner kalp rahatsızlığı ve diyabet gibi kronik hastalıkların kaynağının, bugünkü ile ilkel atalarımızın beslenme tarzları arasında ortaya çıkan uyuşmazlık olduğunu öne sürüyor. Sonraki yıllarda, insanın beslenmesinin evrimine ilişkin anlayış giderek ilerledi ve günümüzdeki ile ilkel toplulukların karşılaştırılmalı araştırmaları sayesinde daha detaylı bir resim elde edildi. İnsanların beslenme alışkanlıklarını değişimi, günümüzde sağlıklı olmak için neler yemek gerektiğini de netleştirebilir.

  Beslenme stratejisi

 Beslenmenin, insan evrimi üzerindeki etkilerini tam olarak belirlemek için, besinin bulunması, tüketimi ve biyolojik işlemlerde nasıl kullanıldığını bilmeliyiz; bunlar, bir organizmanın ekolojisinin en kritik noktalarını oluşturur. Organizma ile çevre arasındaki enerji dinamiği, yani alınan enerjiye bağlı olarak tüketilen enerji, yaşam ve üremeye ilişkin önemli uyumsal sonuçlar yaratır. Darwin’e göre zindeliğin bu iki bileşeni, canlının enerji stokunu paylaştırma tarzında kendini gösterir. Alınan enerji, bir canlıyı günlük yaşamda canlı tutan enerjidir. Üretken enerjiyse, gelecek nesiller için döl yaratma ve büyütmeyle ilişkilidir. Bu enerji, bizim gibi memeliler için annelerin hamilelik ve emzirme dönemlerinde de kullanılır. Canlıların yaşadıkları ortam, bu enerjinin paylaştırılmasını etkiler. Sözgelimi, çetin şartlarda yaşayanların enerji gereksinimleri daha da fazladır. Her şeye karşın tüm organizmaların hedefi aynıdır: türlerin sürekliliği için, üremeye yeterli gereksinimleri ayırmak. Böylece, canlıların enerjiyi bulma ve kullanma yöntemlerini inceleyerek, doğal seleksiyonun evrimsel değişimi nasıl gerçekleştirdiğini anlayabiliriz.

  İki ayaklı olma

İnsan olmayan primatlar, karada 4 ayaklarının üzerinde yürür. Bilim adamları, bu nedenle genel olarak insan ve şempanzelerin son ortak atasının da 4 ayak üzerinde yürüdüğünü kabul eder. Son ortak atanın ne zaman yaşadığı tam olarak bilinmiyor, ancak insanları maymunlardan ayıran iki ayak üzerinde yürümeye ait izlere, 4 milyon yıl kadar önce Afrika’da yaşayan, bilinen en ilkel tür Australopithecus’ta rastlanır. Atalarımızın neden iki ayak üzerinde yürümeye başladıklarıyla ilgili farklı çalışmalar var. Kent State Üniversitesi'nden C. Owen Lovejoy 1981’de, diğer iki elin, çocukların ve yiyeceklerin taşınmasını sağlamak için iki ayak üzerinde yürünmeye başlandığını öne sürdü. Indiana Üniversitesi'nden Kevin D. Hunt, iki ayak sayesinde önceden erişilemeyen yiyeceklerin alınabildiğini savunuyor. John Moores Üniversitesi'nden Peter Wheeler ise, insanların Afrika güneşine daha az maruz kalarak ve daha az yer işgal ederek vücut sıcaklığını daha iyi dengelediklerine inanıyor.

  İki ayak ekonomik

 Bu liste daha da uzatılabilir, ancak gerçek olan, bu evrim için bir dizi etmenin rol oynadığıdır. William R. Leonard ve Marcia L. Robertson’ın çalışmalarına göreyse, iki ayakta harcanan enerji, dört ayak üzerinde yürümekten çok daha az. Canlılarda enerjiyi en fazla harcatan unsurlar, hayvanın ağırlığı ve yürüme hızıdır. Önemli bir saptamaysa, iki ayaklı hareketlerin, dört ayak üzerindeyken yapılanlardan çok daha ekonomik olduğudur. Sözgelimi, dört ayaklılığın farklı bir tarzına sahip olan şempanzeler, hareket ettiklerinde, dört ayaklı bir hayvandan Ğörneğin büyük bir köpekten- yüzde 35 daha fazla kalori yakar. Şempanzeler, gorillalar ve maymunlar, sık ormanlarda yaşarlardı ve yiyecek bulmak için 500 metre yürümeleri yeterliydi. Öte yandan ilk insansı evrimin büyük bir kısmı, yiyeceğe çok az rastlanılan veya bulmak için 6 ila 8 kilometre yürümek gereken daha açık ormanlık ve çimenlik alanlarda gerçekleşti. 5 ila 1.8 milyon yıl önce Pliyosen devrindeki iklim değişiklikleri de morfolojik değişimi ivmelendirdi. Afrika kıtası kurudukça, ormanların yerini çimler almaya ve yiyecekler de farklı alanlara yayılmaya başladı. İnsanlar bu dağınık yiyecek kaynaklarına ulaşmak için fazla enerji harcamak zorunda kaldı. Bu nedenlerden ötürü de iki ayak üzerinde yürüme, enerji kazandıran ve insanın beslenme evriminin ilk önemli temeli olarak kabul edilebilir. İnsanlar, yürüyüş tarzlarını değiştirmenin ardından sıra ikinci aşamaya geldi: beynin büyük oranlarda büyümesi.

Fosil kayıtlarına göre Homo beyinleri, bundan iki milyon yıl önce yaşayan Homo Habilis’te 600 santimetre küpten, 300 bin yıl sonra yaşayan Homo erectus’larda 900 santimetre küpe çıkmıştır. H. erectus beyni, günümüz insanının beyin boyutlarına değil, ancak insan olmayan primatlarınkilere erişebilmişti (günümüz boyutları ortalama 1.350 santimetre küptür). Bu gelişimi besinsel açıdan ele alırsak, iri beynimizle ilgili en şaşırtan olay harcadığı enerji miktarıdır. İnsan beyni vücut ağırlığına oranla, diğer primatların beyinlerinden daha büyüktür, ama insan vücudunun toplam enerji ihtiyacı, aynı boyutlardaki memelilerden çok daha fazla değildir.

  Enerjimizin kaynakları

 Bu nedenle biz insanlar, günlük enerji ‘bütçemizin’ çoğunluğunu doymak bilmeyen beynimize ayırırız. Gerçekteyse dinlenirken yetişkin bir insanın beyni, vücut enerjisinin yalnızca yüzde 20 ila 25’ini alır. Bu oran insan olmayan primatlardaysa yüzde 8 ila 10’dur. Çok fazla enerjiye gereksinim duyan bir beynin evrimleşmesinin birçok nedeni vardır, ancak bunun gerçekleşmesi için insansıların, kalori ve besin bakımından zengin bir beslenmeye başlamaları gerekiyordu. Colorado State Üniversitesi'nden Loren Cordain’e göre, günümüzdeki insanlar, enerjilerinin yüzde 40 ila 60’ını, süt, et gibi hayvansal besinlerden karşılıyor. Günümüzdeki şempanzelerse, kalorilerinin yalnızca yüzde 5 ila 7’si bu ürünlerden geliyor. Hayvansal gıdalar, bitkilere kıyasla kalori ve besin bakımından çok daha zengindir. Homo’ların, beyin gelişimi için gerekli olan yüksek nitelikteki besinlere yönelimini başlatan unsur çevredir. Afrika’daki toprakların sürekli kuruması, insansıların ulaşabildikleri yiyeceğin hem miktarını hem de çeşitliliğini azalttı. Öte yandan otlakların çoğalması, antilop ve ceylan gibi otlanan hayvanların sayılarında büyük artışa ve insansıların da bu hayvanlara yönelmesine neden oldu. Bunu ilk başlatan H. erectus oldu ve böylece yakalanan av hayvanları kendi aralarında paylaşıldı. Bu dönemde insansıların yaşadıkları bölgelerde çok fazla kemik fosiline rastlanması ve etlerin, taş aletlerle parçalanmasına ilişkin arkeolojik kanıtlar bulunuyor.

Beslenmedeki bu değişimler, atalarımızı tamamen etobur hale dönüştürmedi, ancak mönüye hayvan gıdasının da katılması, insansıların beslenme tarzının sürekliliğinin ve kalitesinin artmasında önemli katkı yaptı. Beslenme kalitesinin artması, insansıların beyninin büyümesini tam olarak açıklayamaz, ancak bu değişimin gerçekleşmesinde etkili olduğu bir gerçektir. Beynin ilk büyümesinin ardından, ardışık olaylar meydana geldi: büyük beyinler, karmaşık sosyal davranışları, bu davranışlar ileri avlanma taktiklerini ve gelişmiş beslenmeyi, bu da beynin daha fazla evrimleşmesini getirmiştir. H. erectusların 1.8 milyon yıl önce Afrika’daki evrimleri, insan evriminde 3. dönüm noktasını oluşturdu: İnsansıların Afrika’yı terk etmeye başlaması. Afrika dışındaki en eski H. erectus bölgeleri Gürcistan ve Endonezya’da ortaya çıktı. Bu ‘seyahat tutkusu’nun temelinde yatan güdü ‘yiyecek’ olabilir.

Canlıların tükettikleri besin, canlının yaşaması için yeterli olan alanı da belirler. Etobur hayvanlar yaşamak için, aynı büyüklükteki otoburlara oranla çok daha geniş bir alana ihtiyaç duyar, çünkü alan başına düşen enerjileri daha azdır. İri vücutlu ve hayvan besinlerine olan bağımlılığı giderek artan H. erectusun yerleştiği bölge, austrolopithecine’lerden 8 ila 10 kat daha büyüktü. İnsanlar, kuzey enlemlere doğru göç ettiklerinde yeni besinsel zorluklarla karşılaştı. Avrupa’nın son buzul çağlarında yaşamış olan Neandertaller, kutupsal iklimlere yerleşen ilk insanlardı ve zor şartlarda hayatta kalmak için çok fazla kaloriye ihtiyaç duydular. Günümüz toplumlarıyla yapılan kıyaslamalar, bize Neandertallerin enerji gereksinimleri hakkında ipuçları verebilir. Sibirya’da yaşayan Evenki toplulukları ve Inuit adlı Eskimoların durağan metabolizma hızları, sıcak iklimlerde yaşayanlardan yüzde 15 daha fazladır. Yaklaşık 70 kilo ağırlığındaki bir Amerikan erkeğinin günlük ihtiyacı 2 bin 600 kilokaloriyken, 55 kilo bir Evenki erkeğinde bu değer 3 bine çıkar. Günümüz kuzey topluluklarını temel alırsak, Neandertallerin günlük 4 bin kilokaloriyle hayatta kalabildikleri çıkarsaması yapılabilir.

  Günümüz

 Beslenmenin niteliğinin değişmesi, insan evrimini etkilemenin yanında, günümüzdeki nüfus artışında da anahtar rol oynadı. Yemek pişirme, tarım ve gıda teknolojisindeki ilerlemeler, insanın beslenme kalitesini arttırdı. Sözgelimi, tarımdaki gelişmeler sayesinde, az bulunan bitki türlerinin üretimi, sindirimi ve besinsel içeriği yükseldi. Bu teknoloji günümüzde daha ‘iyi’ meyve, sebze ve ekin elde etmek için genetik yapıyı değiştirmeyi de beraberinde getirdi. Benzer olarak, güç veren sıvı katkılar ve öğün yerine geçen yiyecekler, ‘az enerji harcayarak çok besin alabilme’ ilkesini başlatan atalarımızın alışkanlığının birer devamıdır. Hepsini bütün olarak ele alırsak, bu stratejinin işe yaradığını görebiliriz; insanlar hala var ve sayıları da giderek artıyor.

  Sağlık sorunları

 Öte yandan, atalarımızın oluşturduğu enerji dinamiklerinden uzaklaşma, dünya üzerindeki topluluklarda sağlık sorunlarının doğmasına neden oldu. Gelişmekte olan ülkelerdeki kırsal bölgelerde yaşayan çocuklar, düşük kaliteli beslenme nedeniyle, yetersiz fiziksel gelişim gösteriyor ve bu çocuklar arasındaki erken ölüm oranı da giderek artıyor. Gelişen ülkelerdeyse bunun tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Şeker ve yağla doldurulan enerji veren gıdaların hem kolay bulunması hem de ucuz olması, bu toplumlardaki çocuk ve yetişkinler arasında obezlik oranını arttırdı. Yapılan araştırmalara göre, yetişkin ABD’lilerin neredeyse yarısı aşırı şişman veya obez. Yiyecek bulmak için çok az enerji harcayarak ve kaloriyle ‘şişirilmiş’ gıdaları yiyerek, kendi evrimimizin kurbanları olduk. Tek bir beslenme tarzına bağlı olarak yaşamaya alışık olmayan insan türü, kutuplardan Andlar’a kadar birçok farklı ekosistemde yaşamayı başarmıştır. İnsan evriminin dönüm noktaları, farklı metabolik gereksinimlerimizi karşılayan bir beslenme için yarattığımız çeşitli yöntemler ile enerji ve besinlerin etkililiğinin arttırılması olmuştur.

  Kaynak:William R. Leonard; Scientific American
Devamını oku ...

Beynimiz hakkında ilginç bilgiler

beyin hakkında bilgi - tuhafbilgiler.net
1-Gereksiz bilgileri hafızaya yüklememek sinir sisteminin esnekliğini korumasına yardımcı olur.

2-Beyninizin yüzde 60'ı yağdan oluşuyor.

3-Evdeki şiddet, çocukların beyninde savaşın askerlerde yarattığı etkiyi yaratabiliyor.

4-Yaşadığınız her yeni anı ile beyniniz yeni bağlantılar yaratıyor.

5-Unutmak beyin için sağlıklıdır.

6-5 ile 10 dakika arasında beyne oksijen gitmemesi geçici beyin hasarına neden olabilir.

7-Einstein'in otopsisini gerçekleştiren patolojist ünlü bilim adamının beynini çalıp, 20 yıl boyunca bir kavanozda sakladı.

8-Çikolata kokusu rahatlamayı sağlayan Teta beyin dalgalarını artırıyor.

9-İnsan beyninin kıvamı tofu peyniriyle aynı yoğunlukta.

10-Ağzınızın dışında mideniz, bağırsaklarınız, pankreasınız, akciğer, anüs, testis ve beyninizde de tat alma reseptörleri bulunuyor.

11-Uyanıkken, insan beyni küçük bir ampülü çalıştıracak kadar elektrik üretebiliyor.

12-Orgazm sırasında beyin o kadar yüksek seviyede dopamin hormonu üretir ki bu uyuşturucu kullanımına benzer bir etki yaratabilir.

13-İnsanlara azıcık bile "güç" verildiğinde empati yeteneklerinin azaldığı bilimsel olarak kanıtlanmış.

14-Beyniniz vücudumuzdaki oksijen ve kanın yüzde 20'sini kullanıyor.

15-Beyniniz sanılanın aksine gelişimini 20'li yaşlarda tamamlamıyor, 40'lı yaşların sonuna kadar sürdürüyor.
Devamını oku ...

Kar hakkında ilginç bilgiler

kar hakkında bilinmeyenler
1-Neredeyse bütün kar kristallerinin ortası küçük bir toz zerreceği gibidir. Kristal, bu zerreceğin çevresinde oluşurken, şekli neme, sıcaklığa ve rüzgara bağlı olarak değişir.

2-Fısıldamaya gerek yok. Bağırmak, çığlık atmak ve yüksek ses çığ düşmesini tetiklemiyor

3-Kar aynı elmas ve tuz gibi bir mineraldir

4-Guinness Dünya Rekorları kitabına göre bugüne dek kayda geçirilmiş en büyük kar tanesi, 1887 yılında Montana'nın Fort Keogh bölgesine düşen yaklaşık 38 santimetrelik kar tanesidir.

5-Ortalama büyüklükteki bir kar tanesi saatte 5 kilometre hızla düşer

6-'Kar Tanesi' lakaplı Wilson Bentley 1885 yılında kar kristalinin fotoğrafını çeken ilk kişi. 'Kar Tanesi' Bentley bir mikroskoba bağladığı körüklü kamerasıyla 5 binden fazla kristal fotoğrafı çekti. Bentley'in ölüm nedeni zatürre

7-Kar tanelerinin pek çoğu aslında çocukların katlanmış kağıtlardan keserek yaptığı dantel benzeri süslemelere benzemez. Taneler genellikle mükemmel simetrik kristal demetlerinin birbirine yapışmış halidir

8-ABD'nin en beyaz bölgesi petrol sızıntısı nedeniyle kötü bir üne sahip olan Alaska'nın Valdez Bölgesi'dir. Bölgeye yılda ortalama 8 metre kar yağıyor. Kutuplarda bile bu kadar çok kar yağmıyor. Buralardaki pek çok kar fırtınası, çevrede uçuşan daha önce yağmış kardan oluşuyor

9-Yeni yağmış kar yüzde 90 - 95 oranında hava içerir ki, bu kar tanelerine iyi ısıl yalıtkan olma özelliğini kazandırır.

10-Kayağa ve kar arabası düşkünlüğüne bağlı olarak son 55 yılda ABD'de çığ altında kalarak hayatını kaybedenlerin sayısında önemli bir artış olduğu tespit edildi.

11-Karın zaman zaman polenlere, rüzgarla uçuşan tozlara, küllere bağlı olarak kırmızı, sarı ya da siyah renkte yağdığı belirtilir. Sakın kırmızı kar yemeyin. Karpuz karı denilen ve yeni kesilmiş karpuz gibi kokan kırmızı kar, rengini buzda çoğalabilen yosundan alıyor. Çok leziz olduğu belirtilen kırmızı karı yemek sindirim sisteminizi bozabilir

12-Bir kar kristalinin genişliği, kalınlığının 50 katı kadar olabilir. Örneğin laboratuvarda oluşturulan 5 cm'den daha geniş bir kar kristalinin kalınlığı bir kağıttan hayli incedir.

13-Kar korkusuna kionofobi deniyor

14-Çok fazla kar insanı çılgına çevirebilir. Kuzey kutbunda yaşayan insanlarda görülen piblokto isimli psikiyatrik bir hastalık var. Bu hastalığa yakalananlarda ekolali denilen ve kelimelerin anlamsızca sürekli tekrar edilmesinden tutun da karda çıplak koşmaya kadar çok değişik belirtiler gözlenebiliyor

15-Gök gürültüsü ve yıldırım eşliğinde kar fırtınası nadiren görülür. Ancak kimi bilim insanları tüm şimşeklerin gözle göremediğimiz kardan oluştuğunu düşünüyor. Bulutların içindeki buz kristalleri birbirine çarparak elektrik üretir

16-Antarktika'daki sert ve yassı kar, ses dalgalarını inanılmaz biçimde yansıtma özelliğine sahiptir. Bazı araştırmacılara göre, bu sayede bir buçuk kilometre ötedeki insanların sesleri duyulabiliyor
Devamını oku ...

Uzay parçacıkları insan hücrelerini degiştirebilir mi

uzay parçacıkları 
Açık havada yürüyen bir kişinin bedenine bir saniyede farklı türden 100 uzay parçacığı çarpıyor. Bunlardan bazıları insan bedenindeki hücreleri değiştiriyor. Işın yağmurunun üçte biri radyoaktif ve insanı etkiliyor.

Neredeyse ışık hızıyla uzaydan Dünya’ya yansıyan ışınlar bedenlerimize de işlemekte. Hiç kimse onların nereden geldiğini bilmiyor. Arjantin steplerindeki geniş çaplı araştırma, bu bilmeceyi çözecek nitelikte.

On dokuz ülkeden 250 bilim adamının kafa yorduğu bir sorun var: Uzaydan ışık hızıyla dünyamıza gelen ve bizleri de delip geçen ışınlar veya parçacıkların kökeni neresi? Evrendeki en yoğun enerjili ve en hızlı atom çekirdeklerini izlemeye çalışan fizikçiler ve astronomlar Arjantin’in Pampa Amarilla bölgesinde bu parçacıkların sırrını aydınlatmak için çalışıyor.

Ve işte ilk veriler: Uzaydan gelen parçacıklar milyonlarca yıldan bu yana neredeyse ışık hızıyla yansımaya devam ediyor. Şimdilik daha fazla bilgi yok!.. Yani özetle, henüz yeni hiç bir bilgi yok...

Peki bu parçacıkların kaynağı nerede? Ve hangi güç sayesinde bu hıza ulaşabiliyorlar?

Pampa Amarilla’da art arda bir buçuk kilometre aralıklarla sıralanan plastik tanklardan oluşan ‘Malargüe’ detektöründe işte bu soruların yanıtları aranmakta. Malargüe sistemi, 11 000 litre kapasiteli su tankına sahip. Temel parçacıklar duru su içinde tutuluyor ve mavimsi flaşlar oluşturuyorlar. Foto-detektörler tarafından kaydedilen flaşlar, uzaktan kumandalı telsiz araçlarıyla sinyal olarak bozkırdaki kontrol odasına iletiliyor. Yanıtların, bu bilgilerde olduğuna inanıyorlar.

Radyoaktif ışın yağmuru

Utah ve Japonya’da kurulan benzer parçacık detektörleri zaten kısa bir süreden beri kuzey yarımküredeki gökleri izliyordu. 1938 yılında ilk kez yerdeki parçacık yağmurlarını ölçen Pierre Auger’ın adıyla anılan deney, şimdi güney yarımkürede de gerçekleştirilecek. Buradan doğrudan doğruya Samanyolumuzun merkezi izlenebiliyor. Proje 54 milyon dolar.

Arjantin platosundaki temiz ve kuru hava, fizikçiler için büyük bir şans. ‘Dünya atmosferinden dev bir detektör olarak yararlanıyoruz’ diyor Auger projesi sözcüsü Hans Blümer. Proton ya da hafif atom çekirdeği gibi kozmik ana parçacıklar dünya atmosferine ulaştıklarında yaklaşık 20 km yükseklikteki bir hava molekülü üzerinde patlıyor. Bu patlamayla meydana gelen daha küçük parçacıklar, yani ikincil parçacıklar daha düşük bir hızla yeryüzüne doğru uçuyorlar. Böylece birkaç salise içinde milyonlarca subatomik parçacıktan oluşan bir sağanak yağıyor.

Tüm parçacıklar da bu yağmurda toplanır: elektronlar, pozitronlar, piyonlar, miyonlar, protonlar ve nötrinolar. Bu parçacıklar azot moleküllerini ışımaya teşvik ederek havada mavi parıltıların oluşmasına neden olurlar. Çıplak gözle görülmeyen ışıltılar karanlık gecelerde, son derece duyarlı foto-detektörlere sahip aynalı teleskoplarla görüntülenmekte. İşte Pampa Amarilla’daki su tanklarının arasına bu yüzden 30 tane teleskop yerleştirilmiş.

Yeryüzüne ulaşan parçacık yağmuru bir metre kalınlığında ve birkaç kilometre genişliğinde basık bir bulutu andırır. Ana parçacıklardaki enerji yoğunluğuna bağlı olarak bulutun genişliği de artar. İkincil parçacıkların yaklaşık bir düzinesi detektörler tarafından kaydediliyor. Ve bu oran da ana parçacıkların ilk geliş yönünü hesaplamaya yetiyor. Fizikçiler verileri teleskop görüntüleriyle birleştirip kozmik parçacıkların enerji ve hızlarını hesaplıyorlar.

90 yıldır biliniyor

Dünyanın sürekli olarak parçacık yağmuru altında bulunduğu 1912 yılından beri biliniyor. O tarihlerde balonla uçan Avusturyalı Victor Hess, 4000-5000 metre yüksekliğindeki havanın yoğun bir biçimde iyonlaşmış olduğunu fark etmiş, bunu da hava moleküllerinin kozmik parçacıklarla çarpışmasına bağlamıştı. Hess, bu saptaması sayesinde 1936 yılında Nobel ödülü de almıştı.

Bilim adamları bugün ışınların isabet oranını bile biliyorlar. Açık havada yürüyen bir kişinin bedenine bir saniyede farklı türden 100 parçacık işlemekte. Bunlardan bazıları insan bedenindeki hücreleri değiştirmekte. Işın yağmurunun üçte biri radyoaktiftir ve insanı etkiler. Projede çalışan Alman bilim adamı Kampert, insan bedeninin ışınlara bağışık olduğunu hatta belki de evrim sürecinde olumlu etkiler bırakmış olabileceklerini düşünüyor.

Kara delik mi?

Doğanın bu parçacıkları ne şekilde hızlandırdığı bilinmiyor ama bu konuda açıklama yapmaya çalışanlar da yok değil. 1960 yılında New Mexico'da 100 elektron voltluk parçacıkları saptayan John Linsley, parçacıkların çok küçük bir alanda olağanüstü enerji kaynakları barındıran ‘beyaz deliklerden’ çıktıklarını bile öne sürmüştü!

Ancak Güneş’ten milyarlarca kez daha ağır olan dev kara deliklerin potansiyel parçacık hızlandırıcısı olduğuna dayanan teoriyi kabul eden bilim adamlarının sayısı daha fazla. Kara delikler, yuttukları maddenin bir kısmını neredeyse ışık hızıyla uzaya geri fırlatıyorlar.

Bu tür kozmik madde savruluşları Dünyanın birkaç ışık yılı ötesinde aktif galaksilerde meydana gelmekte. Ancak hiç kimse parçacıkların buradan Dünya’ya ne şekilde yansıdıklarını bilemiyor. Çünkü aradaki boşlukta bulunan kozmik mikrodalgalar yani ilk patlamanın yankısı hızlı atom çekirdeklerini frenlemekte.

Olası bir çıkış yolu kısa bir süre önce Amerikalı araştırmacılardan geldi. Bilim adamları parçacıkların, Dünya’nın yakın çevresinde yer alan galaksilerdeki ‘uyuyan’ kara deliklere ait olabileceğini tahmin ediyorlar. ‘Eğer bunlar kendi eksenleri etrafında yeterince hızlı dönebiliyorlarsa, subatomik parçacıkları Dünya’ya savurabilirler’ diyor Princeton Üniversitesi’nden Didier Torres ve Goddard Uzay Merkezi’nden Elihu Boldt.

Diğer bir açıklama, ilk patlamadan artakalan ve evreninin ilk zamanlarından bu yana uzayda savrulan parçacıklarla ilgili. Teoriye göre hiçbir zaman mikrodalga ışınları tarafından frenlenmeyen bu parçacıklar Dünya’ya ulaşmadan kısa süre önce bilinen atom çekirdekleri ve protonlara dönüşüyorlar. Bu spekülasyon özellikle de ivme halkası için paraya ihtiyaç duyan fizikçiler tarafından yaratılmakta. Onlara göre parçacık bilmecesi ancak bu tür makineler sayesinde çözülebilir.

Die Zeit’te yer alan araştırmaya göre, Max-Planck Radyoastronomi Enstitüsü’nden Peter Biermann ise yoğun enerjili parçacıkların, Dünya’nın yakınındaki daha az aktif galaksilerden çıktığını ve bu kaynağın da 60 milyon ışık yılı uzaklıktaki Başak takımyıldızındaki Radyogalaksi M 87 olduğunu düşünüyor.

Dünya’ya yansımaları sırasında da ‘galaksiötesi manyetik alanlar’ tarafından saptırıldıklarından geliş yönlerinin değiştirilmiş olabileceğini düşünüyor.
Devamını oku ...

İzleyiciler

Blog hakkında

Sevgili çocuklar bu blog ödev sitesi degildir, amacı sadece merak edilen ama çogu kez cevabı bilinmeyen kimi bilgilerin derlemesidir, o nedenle aradıgınız bilgileri detayları ile bulmanız her zaman münkün degildir, bilgiyi sadece ödev amacı ile degil kendinizi geliştirmeniz açısından bir amaç olarak görün ve bu düşünceyle hareket edin. Hepinize iyi okumalar...

Okur takip

ziyaretçi

Son yorumlar