Su ve buz arasındaki yeni su formu süper iyonik buz

buz ile su arası iyonik buz
iyonik buz
İlk olarak 1988 yılında varlığı ile ilgili tahminlerin ortaya atıldığı, suyun hem sıvı hem de katı haline ait davranışlar sergileyen süper iyonik buzun varlığı ilk kez kanıtlandı. On yıllardır üzerinde çalışmaların yapıldığı süper iyonik buzun Uranüs ve Neptün gibi gezegenlerin mantosunda yer aldığı düşünülüyordu. ABD'nin Kaliforniya eyaletinde bulunan Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı (LLNL)'ndaki araştırmacılar laboratuvar ortamında ilk kez iyonik buzu oluştururken gezegenlere yönelik önemli tahminlerde de bulundu.

Aynı anda hem katı hem sıvı Normal su molekülleri iki adet hidrojen atomu ve bir oksijen atomunun V-şeklinde birbirine bağlanmasıyla oluşur ve moleküller arası zayıf bağlar su soğudukça daha belirgin hale gelir. Süper iyonik buzun yapısında ise iyonlar, pozitif veya negatif yükler taşıyan atomlar, bulunuyor. Oksijen ve hidrojen iyonlarının yer aldığı yapıda oksijen iyonlarından oluşmuş katı bir kristal içinde hidrojen iyonlarının akışı gözlemleniyor. Böylece süper iyonik buz aynı anda hem sıvı hem de katı formunu korumuş oluyor.

Süper iyonik buzun bu yapısının tuhaf olduğunu vurgulayan LLNL'den Dr. Marius Millot, ''Süper iyonik buz ilk olarak 30 yıl önce tahmin edilmiş olsa da bugüne kadar böyle bir şeyin gerçekten var olduğunu bilmiyorduk.'' dedi. İki yıl boyunca süper iyonik buzla ilgili deneyler yaptıkları buna ek olarak iki yıl da deney sonuçlarını analiz ettiklerini belirten Millot, süper iyonik buzun davranışlarını artık sadece simülasyonlarda değil gerçek görüntülerle de inceleyebildiklerini belirtti.





Oluşumu için yüksek sıcaklık ve basıncın gerektiği süper iyonik buzu, araştırmacılar laboratuvarda 10-20 nanosaniye içinde gerçekleşen deneylerle oluşturmayı başardı. İlk olarak buz parçasını iki elmas tabakasının arasına yerleştiren araştırmacılar buzun sıcaklığını artırmak ve basınç uygulamak için buza lazer ışınları gönderdi. Bu işlemin sonucunda buzun sıcaklığı yaklaşık 4500 dereceye ulaşırken atmosferik basıncın 1.9 milyon katı kadar basınç da buza uygulanır hale geldi. Ulaştığı yüksek sıcaklığa rağmen erimeden katı formunu da koruyan süper iyonik buzun ayrıca kristal yapının içinde akan hidrojen iyonları aracılığıyla elektriği iletebildiği tespit edildi.

Tabi araştırma sonucunda oluşturulan süper iyonik buz doğal yapısıyla gezegenimizde bulunmuyor ancak oluşturulan süper iyonik buz 80'li yıllardaki uzay araştırmaları ile elde edilen bulguları doğruluyor. Yaklaşık 30 yıl önce iki Voyager uzay aracı Neptün ve Uranüs'ü incelerken bu gezegenlerdeki manyetik alan geometrisinin Dünya'dan farklı olduğu tespit edilmişti. Daha sonra yapılan çalışmalarla süper iyonik buzun varlığı öngörülünce bu gezegenlerin mantosunda yüksek sıcaklık ve basınç nedeniyle süper iyonik buz katmanının oluştuğu ileri sürülmüştü.

LLNL'deki araştırmacılar da süper iyonik buzun metallerin aksine elektriği elektronların hareketi ile değil, hidrojen iyonunun hareketi ile ilettiğini belirterek söz konusu manyetik alan geometrisindeki farklılığın elektriğin iletimindeki farklılıktan kaynaklıyor olabileceğini belirtiyor.

Kaynak: https://www.donanimhaber.com/diger-bilim-ve-teknoloji/haberleri/Ayni-anda-hem-sivi-hem-de-kati-olan-yeni-su-formu-kesfedildi.htm

Orjinal kaynak: http://www.techtimes.com/articles/220523/20180208/scientists-create-superionic-ice-that-may-exist-on-uranus-and-neptune.htm

Dünyada en fazla patent başvurusu yapan ülkeler hangisi

ABD patent
patent başvurusu
Dünyada en fazla patent başvurusu yapan 10 ülke


  1. ABD…………61.492
  2. Japonya……….42.459
  3. Çin…………25.539
  4. Almanya………..18.008
  5. Güney Kore…....13.151
  6. Fransa………….....8.319
  7. İngiltere………….5.282
  8. Hollanda………...4.218
  9. İsviçre…………….4.115
  10. İsveç……………...3.925

Geçmişte yaşadıgına inanılan mitolojik hayvanlar

mitolojik hayvan kappa
kappa
Bu melez yaratıkların varolma olasılığı acaba var mıdır?

1.Kappa: Maymun-kaplumbağa karışımı, kurbağa bacaklı bir Japon yaratığıdır. Kappa'ların başlarının arkasında bir su havuzu bulunmaktadır ve genellikle salatalıkla beslenirler.

2.Amemait: Hipopotam bedenli, timsah kuyruklu ve aslan başlı bir Antik Mısır yaratığıdır.

3.Catoblepas: Bufalo bedenli, hipopotam bacaklı, uzun boyunlu bir Afrika yaratığıdır. Pis bir koku yayar ve ona bakmanın ölümcül olduğu düşünülür.

4.Manticore: Aslan bedenine ve başına, yarasa kanatlarına, akrep kuyruğuna ve insan yüzüne sahip bir canavardır. Sıcak bir gülümsemeyle kurbanlarını avlar ve kuyruğuyla onlan zehirler.

mitolojik yaratıklar
bonaccon

5.Bonnacon:
Koç boynuzlu bufaloya benzeyen bir Orta Asya yaratığıdır. Arkasından püskürttüğü zehirle tüm dünyayı yok edebileceğine inanılır.

Alkolün etkisini kahve geçirir mi?

kahve ve alkol
Aşırı alkolün etkisini kafeinle giderebileceğimizi sanırız; fakat araştırmalar bunun o kadar da kolay olmadığını gösteriyor.

Fazla miktarda alkolün teskin edici etkisi kanıtlanmıştır. Alkol aldıktan sonraki ilk bir buçuk saat kandaki alkol oranı fazla olduğu için insan kendisini uyarılmış hisseder. Alkol alımından sonraki 2-6 saat içinde ise uyku hali artar. Kafein ise ters etki yaratır. Bu nedenle alkol alımı sonrasında içilen kahvenin alkolün etkisini ortadan kaldıracağı inancı yaygındır.

Fakat ne yazık ki durum bu kadar basit değil. Alkol almış sürücüler üzerinde kafeinin nasıl bir etkisi olduğunu araştıran laboratuvar çalışmalarından geçmişte çelişkili sonuçlar elde edilmişti. Bazıları kafeinin, alkol etkisiyle oluşan gecikmeli reaksiyon durumunu giderdiği, bazıları ise böyle bir etkisinin bulunmadığı sonucuna varmıştı.

2009’da yayımlanan bir araştırma ise kafeinin alkol üzerindeki etkisini daha ayrıntılı inceledi. Farelere önce alkol verilmiş, daha sonra ise insan için sekiz fincana denk düşecek miktarda kahve içirilmişti. Kahvenin ardından farelerin daha uyanık hale geldiği, fakat labirentte yol bulmaya çalışırken hâlâ ayık farelerden daha kötü performans sergiledikleri görülmüştü.

Yani kafeinin alkolün getirdiği yorgunluk hissini ortadan kaldırdığı söylenebilir. Yemek sonrasında insanların kahve içmesinin ardında da bu neden yatıyor olabilir. Fakat alkol etkisiyle oluşmuş sarhoşluk halini ve algı azalmasını ortadan kaldırmaz. Çünkü alkolün etkisinin geçmesi için onu metabolize etmek gerekir. Vücudumuz alkolü çeşitli şekillerde işlemden geçirir. Çoğu karaciğerdeki iki enzimle parçalanır. Daha sonra ise su ve karbondioksit olarak vücudumuzdan atılır.

Vücudumuz bir birim alkolü yaklaşık bir saatte metabolize eder. Kişilerin genetik yapısı, yedikleri yemek miktarı ve ne sıklıkta alkol aldıklarına bağlı olarak bu süre biraz daha artar ya da azalabilir. Kafein bu süreci hızlandırmaz. Fakat hangi fonksiyona baktığınıza bağlı olarak farklı etkileri görülebilir. Örneğin bir araştırmada, fazla miktarda kafeinin alkolün hafıza üzerindeki olumsuz etkisini ortadan kaldırdığı, ancak baş dönmesinin devam ettiği ortaya konmuştu.

Fakat kafeinin olumsuz etkide bulunduğunu iddia edenler de var. Kendinizi yorgun hissettiğinizde fazla alkol almış olduğunuzun farkına varırsınız; ama kafein bu yorgunluğun bir kısmını ortadan kaldırdığında hâlâ ayık olduğunuz hissine kapılırsınız.

2008’de Amerika’da lise öğrencileri arasında yapılan bir araştırmada elde edilen bulgular buna işaret etmiştir. Alkolün yanı sıra kafein içeren içecekler de tüketen öğrencilerin herhangi bir kazada yaralanma ya da alkollü birinin kullandığı araca binmeyi kabul etme ihtimalinin çok daha büyük olduğu görülmüştür.

Kısaca söylemek gerekirse, alkolün etkisini bertaraf etmek kafeinle değil, ancak vücudun onu işlemden geçirmesi için gereken zamanın geçmesiyle mümkündür.

Dünyadaki önemli müzeler ve kuruluş tarihleri

müzeciligin başlangıcı
dünya müzecilik tarihi

İnsanoğlunda Yontma Taş Devri’nden beri eşya toplama içgüdüsü ve geleneği var. Prenses Ennigaldi Nanna’nın Mezopotamya’daki müzesi ise bilinen ilklerden (MÖ 530). Roma Dönemi’nde bir felsefe kurumu; esin perileri “muse”lerin de tapınağı bağlamında “museion” kavramı ortaya çıkıyor. Eski Mısır’da saray, tapınak, mezar ve kutsal alanlarda değerli eşya toplama geleneği görülüyor. MÖ 306-285 arasında İskenderiye’deki saray bahçesine bir “museion” yapılmış. Çevresinde kitaplık, amfiteatr, gözlemevi, botanik ve hayvanat bahçeleri yer alan, hem akademi hem de manastır niteliği taşıyan bu müzede eski ve yeni sanat yapıtları toplanır ve korunurmuş. İskenderiye Müzesi bu bakımdan günümüzdeki müzelerin ilk örneği. Romalılar da sonradan Bergama, Antakya, Roma ve Atina’da müzeler kurmuşlar. Ortaçağ’da kişisel zevklerini paylaşma amacıyla, önce aristokratlar çeşitli eserleri bir araya toplamaya başlamış. Bu tür koleksiyonların sergilendiği odalara “Merak Odası” (Cabinet of curiosities) denirmiş. Daha sonra Mediciler’in desteklediği mimar ve sanat tarihçi Vasari’nin projesiyle başlayan, sanat eserlerinin korunup sergilendiği, Uffizi gibi ilk müze ve galeriler kurulmaya başlanmış.

Aydınlanma ve sonrası

1746’da Fransa Krallığı sarayındaki eserlerle bir koleksiyon oluşturulmuş. 1750-1780 yılları arasında Paris’teki Lüksemburg Sarayı’nda kralın resim koleksiyonunun sergilendiği müze halka açılan ilk resim galerisi olmuş. Ancak, Büyük Ansiklopedi’ye (Grande Encyclopédie) bakılırsa, çağdaş anlamıyla ilk müze ya da ilk “kamusal koleksiyon” Fransa’da, 27 Temmuz 1793’te, Konvansiyon Meclisi tarafından kurulmuş.

Louvre Sarayı’nda kurulan müzede paha biçilmez hazineler ve savaş ganimetleri sergilenmiş. Oysa Oxford’da 17. yy sonunda kurulmuş olan Ashmolean Müzesi üniversiteye ait bir kamusal koleksiyon olarak o tarihte halka açıkmış. İngiltere’de ilk kez 1759’da British Museum için harekete geçilmiş. Bu dönemde Madrid, Berlin, Budapeşte, Prag, Münih gibi Avrupa’nın birçok başkentinde önemli müzeler açılmış.

19. yy’da dünyanın birçok ülkesinde büyük müzeler kurulmuş. ABD’de ilk halk müzesi, 1773’de kurulan Güney Carolina’daki “Charles Müzesi” olmuş. Amerikalılar 19. yy sonu ve 20. yy’da müze konusuna o kadar yoğun ilgi göstermişler ki ABD’nin bu yüzyılları “Müze Çağı” diye anılır olmuş. 1874’te dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Amerikan Tabiat Tarihi Müzesi, 1880’de New York Metropolitan Sanat Müzesi hizmete açılmış. Japonya Tokyo Ulusal Müzesi 1872’de, Avusturya Viyana Sanat Tarihi Müzesi 1891’de, Belçika Brüksel Güzel Sanatlar Kraliyet Müzesi 1830’da, Fransa İnsanlık Tarihi Müzesi 1878’de, İtalya Ulusal Müzesi 1865’de, Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi 1866’da kurulmuşlar. Günümüzde sanal müzeler dahil, sonsuz çeşitlilikte müze var.

DÜNYA MÜZECİLİĞİNİN İLK KİLOMETRE TAŞLARI

Avrupa’da öncelikle Rönesans İtalya’sının başı çektiği önemli müzeler dünyanın diğer ülkelerinde de 18. yy’da doruğa ulaşmış ve günümüzde de varlıklarını ve önemini korumakta. İşte dünya müzeciliğinde kilometre taşı sayılan bazıları ve doğum yılları!

• Capitoline Müzesi, 1471, Roma • Vatikan Müzesi, 1506, Vatikan
• Kraliyet Silah Müzesi, Londra Kulesi, 1660, Londra
• Botanik Müzesi, 1662, Ambon, (Endonezya)
• Amerbach Müzesi, 1671, Basel, (İsviçre)
• Arkeoloji ve Güzel Sanatlar Müzesi, 1694, Besançon, (Fransa)
• Kunstkammer Müzesi, 1717, St. Petersburg (Rusya)
• İngiltere Müzesi (British Museum), 1753, Londra
• Uffizi Galerisi, 1743, Floransa
• Riga Tarihi ve Denizcilik Müzesi, 1773, Riga (Letonya)
• Hermitage Müzesi, 1764, St. Petersburg
• Prado Müzesi, 1785, Madrid
• Belvedere Sarayı Müzesi, 1781, Viyana
• Louvre Müzesi, 1793, Paris
• Brukenthal Ulusal Müzesi, 1790, Sibiu, Transylvania, (Romanya)
• Charleston Müzesi, 1773, Güney Carolina, ABD
• Hint Müzesi, 1814, Kalküta, Hindistan

Not: müzecilik hakkında daha fazla detaylı bilgi için şu siteyede bakabilirsiniz :

 https://nefissanatlarhapishanesi.wordpress.com/2016/12/09/muzelerin-tarihiturkiyede-ve-dunyada-muzecilikmodern-muzecilik/

Biten pilleri niçin çöpe atmamalıyız

biten pilin dogaya zararı
atık piller

Civa, kurşun, lityum, mangan, nikel, kobalt, kadmiyum gibi kimyasal maddeler pilin içinde bulunan maddelerden sadece bazılarıdır. Çöpe atıldığı taktirde bu maddeler toprağın yapısını kullanılamayacak kadar bozar. Suya karışan metaller ise suyun ekosisteminde büyük bir karışıklık meydana getirir.

Ayrıca bu kimyasallar topraktan beslenen hayvanlara ya da direkt olarak sudan insanlara geçer ve çok çeşitli hastalıklara sebep olur. Kanser, böbrek ve karaciğer hastalıkları, merkezi sinir sistemi bozuklukları, nörobiyolojik bozukluklar bunlardan bazılarıdır. Küçük bir kalem pil, 4 metrekare toprağı kirletip bu toprağı üretim yapılamaz hale getirebilecek kadar kimyasal içerir.

Yeni keşif zehirli karınca

siyah beyaz karınca
panda karınca

Zehri insan öldürüyor!

Mutillidae karınca ailesi, genellikle turuncu veya parlak kızıl renklerde oluyor. Bundan dolayı bu karıncalara kadife karıncalar deniyor. Kadife karıncaların arasında yaygın olarak görülmeyen bir tür ise siyah beyaz renklerde olan panda karıncalar. İnek öldüren karınca olarak da bilinen panda karıncanın zehri bir insanı veya hayvanı öldürebilecek derecede kuvvetli.

Siyah beyaz olmalarının bir amacı var!

Her şeyin birbiriyle uyum içerisinde olduğu doğada panda karıncaların siyah beyaz renkte olmalarının da bir amacı var. Siyah beyaz renkler aposetamik özellikleri temsil eder. Peki aposetamik özellikler nedir?

Siyah beyaz renkler ve keskin desenler bazı böcek türlerinin uyarıcı aracıdır. Bir böceğin zehirli ve tehlikeli olup olmadığını bu renkler sayesinde anlayabilirsiniz. Yani aposetamik özellik, parlak ve uyarıcı renkler anlamına gelir.

Bu karınca türünün kraliçesi ve işçisi yok!

Birçok karınca türünün kraliçe karıncası vardır. Bunun yanı sıra işçi karıncalar da bulunur. Ancak panda karıncaların ne kraliçe karıncası, ne de işçi karıncası bulunuyor.

Panda karıncaların cinsiyeti de yok!

Bu sevimli görünüme sahip panda karıncalarda iş bölümünün olmadığı gibi cinsiyet ayrımı da yoktur. Karıncaların cinsiyeti yumurtaların döllenip döllenmemesine bağlıdır. Binlerce karınca türünden hem renk, hem cinsiyet hem de iş bölümü olarak farklılık gösteren panda karınca her ne kadar sevimli olsa da zehirli iğnesi bir o kadar ızdırap verici.

kaynak:ukalahayvan.com

Dondurucu soğukların insan sağlığana enteresan faydaları

soguk faydalımıdır
soğuk havanın faydaları

1- Daha fazla mutluluk hormonu

Kışın soğuk havasında alınan temiz oksijen, yaza göre yüzde 30 daha fazla. Kana daha fazla oksijen gidince insanın zihinsel aktivitesi artıyor. Bilim adamları, aşırıya kaçmadan soğuk havaya çıkmanın 'mutluluk hormonu' diye bilinen serotonini arttırdığı görüşünde.

2- Daha kolay kilo kaybı

Soğuk havada metabolizmanın çalışma hızı artıyor, bu da zayıflamaya yardım ediyor. Vücuttaki yağın ve kötü kolestrolün yakılması soğukta daha hızlı oluyor.

3- Gençlik aşısı

Soğuk hava insan cildine iyi geliyor; yüzdeki gözenekleri sıkılaştırıyor, şişkinliği azaltıyor. Rus uzmanlara göre, soğuk havanın "estetik" faydası da var.

4- Eklem ağrılarına faydalı

Soğuk havanın, özellikle ilerleyen yaşlarda hissedilen eklem ağrılarına iyi geldiği saptanmış.

5- Mikropları öldürüyor

Pek çok mikrop ve virüs, eksi 10-15 derece civarında üremiyor. Ayazda özellikle grip yaşama şansı bulamıyor. Termometre sıfıra doğru ısındıkça grip riski artıyor. Ancak uzmanlar aşırı soğukların bu 'sıcak yüzü'ne rağmen, -10 dereceden soğuk havalarda dışarıda geçirilen sürenin "yarım saati aşmaması" uyarısında bulunuyor.