Bira üzerindeki köpük nasıl oluşur

bira köpügü neyden oluşur
biranın köpügü

Bira yapımında, özellikle büyük uluslararası bira markaları açısından daha fazla geçerli olmak üzere, biraya her yerde ve her zaman aynı tadı vermek büyük önem taşır. Bunu sağlamak da bira mayasının aynı özellikte olmasına bağlıdır. Maya örneği dondurulup saklanır ve birkaç ayda bir çoğaltılarak yeniden kullanılır.

Örneğin ‘siyah bira’ olarak da bilinen Guinness, bira mayasını gizli bir bölgede, sıvı nitrojen buharında saklamaktadır. Üretiminde kullanılan suyun kalsiyum miktarı dikkatle ölçülür; zira kalsiyumun biraz az ya da fazla olması, malttaki nişastayı şekere dönüştüren enzimleri engelleyebilir. Malt, suda kısa süreliğine çimlenmeye bırakılmış ve sıcak hava üflenerek çimlenme süreci belli bir aşamada durdurulmuş tahıl tanesidir. Maltın ürettiği şeker, damıtma sırasında maya yoluyla alkole dönüşür.

Guinness’i karakterize eden şey biraya kremamsı bir hava veren beyaz köpüğüdür. Birahanelerde bardağa doldurma sırasında kullanılan basınçlı musluklarla oluşturulan nitrojen kabarcıklarıdır bunlar. Nasıl ki maden suyu açıldığında içinden karbondioksit baloncukları çıkıyorsa bira içine pompalanan nitrojen de biradan dışarı çıkar.

Köpüğün önemi

Kutuda satılan Guinness’te ise bu köpüğü oluşturmak için akıllı bir mekanizmaya başvurulur. Kutuda içi bira dolu küçük bir metal bilye vardır. Kutu açıldığında oluşan basınç bilyede minik bir delik açılmasına ve içindeki biranın buradan boşalırken nitrojen baloncukları oluşmasına, böylece Guinness’in kremalı köpüğüne neden olur.

Birada benzer köpük oluşturmak için Fosters marka bira da tabanına lazer yoluyla daireler işlenmiş özel bardaklarla servis yapmaktadır. Bu daireler, biradaki karbondioksit baloncuklarının aynı merkezden oluşmasını, böylece biranın daha köpüklü olmasını sağlar.

Bu köpüğün işlevi sadece görsel değildir. Birada çözülmüş olan karbondioksit ya da nitrojen miktarının tadı üzerinde de önemli etkisi vardır. Uzmanlar, aynı tatlılık oranına sahip iki biranın karbonasyon miktarındaki farklılıklar nedeniyle farklı tatlar bırakacağını, karbonasyondaki artışın tatlılık hissini azaltacağını belirtiyor.

Biranın saklandığı şişenin de tadı üzerinde etkisi vardır. Bira, ışık etkisiyle tadı bozulmasın diye kahverengi veya yeşil şişelerde saklanır.




Örme kumaş ile dokuma kumaş arasındaki fark nedir?

örme ve dokuma kumaş arasındaki fark
örme ve dokuma kumaş

- Örme kumaş üretimi, dokuma kumaş üretimine göre daha hızlıdır.

- Örme kumaşlar esnek bir yapıya sahip olmakla birlikte, dokuma kumaşlarda (lycralılar hariç) esneme yoktur.

- Örme kumaşların nem alma özelliği, dokuma kumaşlara göre daha yüksektir.

- Örme kumaşların yıkama sonrası çekme eğilimi, dokumaya nazaran daha yüksektir.

- Örme kumaşlar dokumaya nazaran daha az buruşur. Bu sebeple katlama ve paketlemesi daha kolay ve hızlıdır.

- Örme kumaşlar daha dökümlüdür. Vücudu kolay sarar.

- Dokuma kumaşların dökümlü olması sağlansa bile, vücut kıvrımlarına tam oturmaz ve örme kumaşlardaki rahatlığı vermez.

- Örme kumaşlar dikildikten sonra yıkanmaya ihtiyaç göstermez, kullanıma hazır olarak tüketiciye ulaşır.

- Dokuma kumaşlardan dikilen ürünlerde, kumaş cinsine ve kullanım yerine bağlı olarak tuşe, dikiş efekti ve görünümde istenilen sonucu alabilmek için, dikimden sonra yıkanır, daha sonra hazırlanarak tüketiciye gönderilir.

- Örme kumaştan yapılan ürünler çorap, tayt, atlet, iç çamaşırı, sweat, t-shırt, eşofman (alt ve üst), bebe giysileri olarak üretilirken,

- Dokumada ise pantolon, gömlek, ceket, kaban, mont, salopet, şort, yağmurluk olarak karşımıza çıkar.

Oscar heykelinin bilinmeyenleri

oscar ödülünün bilinmeyenleri
Rin Tin Tin

1929’da ilk Oscar, daha sonra Naziler için propaganda filmleri yapacak olan Alman aktör Emil Jannings’e verilmişti. Fakat söylentilere göre o yıl asıl ödülü 11 yaşındaki Alman kurt köpeği Rin Tin Tin kazanmıştı. 1918’de savaş sırasında Fransa’da Amerikalı bir havacı tarafından kurtarılan köpek, Hollywood’da kısa sürede ün yapmıştı.

Rin Tin Tin toplam 27 filmde oynamış ve bunların dördü 1929’de çekilmişti. O sıralar yeni kurulan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi, ilk Oscar’ın bir köpeğe verilmesinin yanlış anlaşılabileceği kaygısıyla, Rin Tin Tin en çok oyu almış olsa da ikinci oylamada onu listeden çıkarmış, ödülü Jennings almıştı.

Yani Oscar, başlangıcından beri tartışmalı oldu. Walt Disney 26 Oscar ile ödül sırasında başı çekerken Alfred Hitchcock’un eserleri gereken özeni hiç görmemişti.

Oscar heykeli

Akademi’nin ödül verme konusundaki iç politikası ne olursa olsun, bir gerçek var ki 34.3 cm boyu ve 3,6 kg ağırlığı ile bu altın kaplama heykel gıpta ile bakılan cazip bir obje. Bu, bir film makarasının üstünde, elinde kılıçla ayakta duran bir Ortaçağ şövalyesi heykeli.

1929’daki hali pek değişmeyen heykelin tasarımı MGM stüdyolarının baş sanat direktörü Cedric Gibbons’a ait. 1920’lerin Fransa kaynaklı Art Deco akımından esinlenmişti heykel.

Peki bu heykele neden Oscar adı verilmişti? Heykelin resmi adı Akademi Başarı Ödülü olsa da 1934’ten beri herkes Oscar ‘ı kullanıyor. Akademi de 1939’dan itibaren bu ismi kullandı. Söylentiye göre, Akademi kütüphanecisi Margaret Herrick heykeli ilk gördüğünde, Oscar amcasına benzediğini söylemiş. Bir başka söylentiye göre ise aktris Bette Davis heykele ilk kocasının adını vermiş.

Paha biçilmez mi?

Başlangıçta bronz olarak dökülen heykel 1930’ların ortalarından itibaren Britanya metali üzerine bakır, gümüş nikeli ve 24 ayar altın kaplama olarak imal ediliyor.

1942-45 savaş yıllarında ise metal sıkıntısı olduğundan Oscar heykelleri alçı üzerine boyanmış, bu ödülleri alanlar savaş sonrasında bunları altın olanlarıyla değiştirmişti.

Oscar ödüllerinin satışı ise bir başka ilginç konu olmuştur. 1950’lerden itibaren bu ödül sahipleri veya mirasçıları satmak istedikleri heykelleri piyasaya sürmeden önce 1 dolar karşılığında Akademiye sunmak zorundaydı. Fakat farklı yollardan satanlar da oluyordu. 2011’de Orson Welles’in kızı Beatrice Welles, babasının Yurttaş Kane filmi için aldığı Oscar’ı açık artırmada 861 bin dolara satmıştı.

Fakat Oscar, Hollywood’un paha biçilmez ikonu ve en çok arzulanan nesnelerden biri olarak yerini korumaya devam ediyor.

Dinazorlar hakkındaki yanlış bilgiler

dinazarlor hakkındaki yanlış bilgiler
dinazor

1676 yılında ilk dinozor fosili bulunduğunda, bunun bir file veya dev bir yaratığa ait olduğu sanılıyordu. Yaklaşık yüzyıl sonra, bilim insanları Megalosaurus diye adlandırdıkları bir yaratığın fosillerini buldu ve bu fosili bodur, aşırı gelişmiş kertenkele olarak tanımladı. Daha sonra, 1842’de baş anatomist Richard Owen yeni bir hayvan grubunun parçası olan Dinosauria (Dinozor) veya “Korkunç Kertenkeleler” olarak adlandırdığı Megalosaurus cinsini tanımladı.

O zamandan beri sürekli yapılan yeni keşiflerle, yaklaşık 700 farklı dinozor türü tanımlandı. Bununla beraber, dinozorlar hakkındaki düşüncelerimiz de temelinden değişmeye başladı. Bugün bildiğimiz dinozorlar çocukken okuduğunuz kitaplardaki dinozorlardan oldukça farklı.

1: Dinozorlar kötü ebeveynlerdi

Birçok sürüngen yumurtalarını gömer, yavrularını elinden geldiği şekilde başlarının çaresine bakabilmeleri için bırakıp uzaklaşır. Bu tarz bir ebeveynlik risk taşıyor. Deniz kaplumbağaları yaşamları boyunca binlerce yumurta bırakır ama yalnızca birkaç yavru büyür. Dinozorların da aynı ebeveynlik taktiğini uyguladığı öğretilmişti ama bunun yanlış olduğunu artık biliyoruz.

Dinozorların yaşayan akrabaları olan kuşlar ve timsahlar yumurtalarını ve yavruları korur, dinozorların da böyle yaptığını tahmin etmek de akla yatan bir varsayım. Ve de şimdi elimizde buna ait bir kanıt var. Gobi Çölü‘ndeki araştırmalarda, kuluçkadaki yumurtaların üzerinde bir dinozor işareti bulundu ve Oviraptor ya da ‘yumurta hırsızı’ diye adlandırılan bu dinozorun yuva yağmalama sırasında öldüğü düşünüldü. Fakat sonrasında, yumurtalar üzerinde daha fazla iskelete rastlandı, tıpkı yumurtaları üzerine oturmuş bir kuş gibi. Bu da Oviraptor‘un yumurtaları yemediği, tam aksine onları koruduğu anlamanına geliyor.

2: Dinozorların hepsi pullarla kaplıydı

Dinozorlar ilk keşfedildiklerinde, timsahlarla ve kertenkelelerle akraba oldukları için pullarla kaplı olmaları çok doğal görünüyordu. Gagalı memeliler, boynuzlu dinozorlar, sauropod türü dinozorlar ve zırhlı dinozorlar dahil olmak üzere birçok dinozor pullu görünüme sahiptir. Ama 1970’lerde paleontolojistler kuş akrabaları gibi bazı dinozorların tüylü olup olmadığını merak etmeye başladı.

Bu o zamanlar tartışma yarattı ama 1997’de Sinosauropteryx olarak adlandırılan küçük bir etobur dinozorun pullarla değil, yumuşacık tüylerle kaplı olduğu keşfedildi. O zamandan beri tüyler otçul ornithopod, sivri dişleri olan Heterodontosaurus ve birçok etobur ailesinden Tyrannosauridae yani tüylerle kaplı T.rex de dahil olmak üzere birçok dinozor keşfedildi.

3: Dinozorların hepsinin nesli tükendi

Asteroid neredeyse tüm dinozorları yok ediyordu ama T.rex, Triceratops ve diğerlerini yok ederken bazı küçük tüylü dinozorlar ve muhtemelen bir düzineden daha fazla tür hayatta kalabildi. Bunlar T.rex ve Velociraptor gibi dinozorların uçan kuzenleri ve etobur dinozorların neslinden olan kuşlardı. Ve yalnızca hayatta kalmadılar, geliştiler de. Sonuç olarak bugün on binlerce kuş türüne evrildiler.

4: Dinozorların hepsi büyüktü

Dinozor dendiğinde aklımızda çok büyük, dev yaratıklar canlanıyor. Tyrannosaurus rex bir filin ağırlığından 5 ton daha ağır ve 12 metre uzunluğunda. Ve büyük ihtimalle en büyük etoburlar arasında bile değil. Uzun boyunlu, bitki yiyen sauropod türü dinozorlar devasa boyutlara kadar büyüyor. Devasa Argentinosaurus birkaç kemikten tanınıyor ama boyutlarının 30 metre uzunluğunda ve 80 ton ağırlığında olduğu hesaplanıyor. Karada yaşayan memeliler arasında en büyüğü ve en büyük balinalardan daha büyük. Kara hayvanlarının arasında dinozorlar kadar büyük büyüyebileni hiçbir zaman olmadı.

Ama bütün dinozorlar sandığımız gibi büyük değil. Boynuzlu dinozor Protoceratops bir koyun kadardı. Velociraptor, golden retriever boyutundaydı ve Jurassic Park filminde daha korkunç görünüm vermek için boyutunu büyütmek zorunda kaldılar. Son yıllarda yeni küçük türlerin keşfinde bir patlama yaşandı. Örnek olarak: kedi boyutunda olan yırtıcı kuş Hesperonychus, tavşan boyunda otçul Tianyulong ve bıldırcın boyutunda böcekçil Parvicursor gibi. Büyük kuzenlerine göre, daha küçük türler büyük ihtimalle daha yaygın. Sadece, T. rex’in büyük kemiklerini muhafaza etmesi daha olası ve arazide göze çarpması daha kolay.

5: Dinozorlar nesli tükenmeye mahkum edildi

Dinozorların yok olmasının uzun bir süre değişen çevreye uyum sağlayamadıklarından dolayı olduğu düşünülüyordu . Gerçekte ise, bulunan fosillerle birlikte dinozorların 100 milyon yıldan fazla bir süre boyunca Kuzey ve Güney Amerika, Asya, Avrupa, Afrika ve hatta Antarktika’da yaşadığı biliniyor.

Dinozor türlerinde azalma olduğu düşünülse de, fosiller Dünya’ya yani şu an bildiğimiz üzere Meksika’ya bir asteroid çarptığında, dinozorların 66 milyon yıl önceye kadar yaygın ve çeşitli olduğunu gösteriyor. Çarpmanın ortaya çıkardığı toz, güneşi engelledi ve dünyanın karanlığa gömülmesine sebep oldu. Dinozorlar yok olmaya mahkum edilmemişlerdi, yok olmaları kozmik bir kazanın sonucuydu. Eğer ki asteroid çok çok küçük bir açısal sapma gösterseydi, bugün dünyada hüküm süren tür biz değil dinozorlar olabilirdi.

6: Dinozorların hepsi yeşil ve kahverengiydi

Dinozorlara ait ilk çizimlerde, dinozorlar sıkıcı boğuk gri, yeşil ve kahverengi tonlarında resmedilmişti. Eğer Mezozoik dönem o kadar kasvetliyle, nesillerinin tükenmesine şaşmamalı ama gerçekte renkler çok daha parlak ve cafcaflıydı. Dinozor pul ve tüylerinde yapılan araştırmalarda kertenkele pullarını, kuş tüylerini ve saçımızın renkli belirleyen aynı pigmente, melanine rastlandı. İncelemeler dinozorların siyah, beyaz ve kızıl da dahil olmak üzere geniş bir renk aralığından geldiğini gösteriyor. Birkaç analiz dinozor tüylerinde parlak bir pırıltının da olduğunu gösteriyor.

Sadece bu da değil, birçok dinozorun üzerinde benekler ve çizgiler de vardı. Beyaz karınları ve koyu renkli sırtları vardı. Bu desenler avcılardan ve avlardan saklanabilmek için kamuflaj olarak evrildi ama parlak renkler ve dikkat çekici desenler, tavus kuşunun kuyruğu gibi çiftleşmek için karşı cinsin dikkatini çekmesini de sağlıyor.

Kaynak:  The Conversation - Nick Longrich


Fresk nedir ve nasıl ortaya çıkmıştır

fresk örnegi
fresk

Fresk, mağara resimleriyle tarih öncesine kadar iner. Bilinen en eski fresk ise Anadolu’da, Çatalhöyük ve Hacılar kazılarında bulunmuş olup, MÖ 7. yy, Cilâlıtaş Devri’ne ait. İtalya’da Ortaçağ sonlarından 17. yy’a kadar, ya olguları belgelemek için ya da sadece dekoru süslemek amacıyla, iç mekân duvarlarına uygulanan başlıca resim tekniği fresk olmuş. Mezopotamya Uruk’taki Boyalı Tapınak’takiler ile Teleylat-Gasul’de bulunan geometrik süslemeli freskler MÖ 3. binli yıllardan. Asur, Nuzi Sarayı duvarlarındakiler MÖ 2. bin yıl ortalarına ait. Fenikelilerin, Girit’teki Minos uygarlığının ve Roma’nın fresk zenginliği de bulgularla destekli. Pompei ve Herculaneum’daki bulgular, freskin ev içlerinde yaygın olduğunu gösteriyor. Domitillia ve Priscilla katakombları (ilk Hristiyanların yer altına yaptıkları mağara mezarlar) ise Kapadokya kaya kiliselerinde olduğu gibi İsa’dan sonraki ilk yılların freskleri, Hristiyan sanatının öncüsü olarak kabul ediliyor.

Hindistan, Ellora ve Ajanta’daki Budha tapınak freskleri MS 5. ve 8. yy’lara ait. Fresk, Doğu Roma’da imparatorluk kuruluşundan 15. yy ortalarına kadar mozaikle birlikte bolca kullanılmışsa da son dönemde pahalı olan mozaik terk ediliyor.

15. yy’da Sırp ve Makedonya kiliselerinde, sonra Osmanlı Giriti’nde ve Aynoroz Manastırı’nda gelişkin fresklere rastlanıyor. İslam sanatında ise insan resmi haram sayıldığından, manzara, çiçek ve meyvalı kompozisyonlarda olduğu gibi, fresk yalnız sivil mimaride ve küçük ölçekte kullanılıyor.

Ortaçağ’dan Rönesans’a

13. yy’dan sonra en başarılı freskler İtalya’da görülmüş. Cimabue’den (1240-1302) Michelangelo’ya bir çok usta sanatçı fresk tekniğini de geliştirmiş. Michelangelo’nun Sistine Şapeli tavanındaki “Adem’in Yaratılışı” ve “Kıyamet Günü”, Rafael’in “Atina Okulu” ve “Loggia”sı dünyadaki en başarılı freskler diye değerlendiriliyor. Ancak, freski yeniden yaratan başka biri var ki o da Erken Rönesans’ın öncülerinden Giotto! O, Aziz Francesco’nun yaşamından kesitler içeren ilk önemli çalışması olan Assisi fresklerinde, çiçekler, kuşlar ve güneşle konuşabildiğine inanılan Aziz’in öykülerini o kadar canlı resmetmiş ki sonunda bu kompozisyonları “tanrısal bir anlayışla yaptığı”na hükmedilmiş. Giotto’nun “ilk”leri arasında resme perspektif, üçüncü boyut, duyguları yansıtan ifadeler ekleme ve esere imza atma da var ki böylece sanat, bir zanaat ve anonim uğraş olmaktan çıkmış. Assisi Kilisesi’ndeki freskleri ile devrim yaratan Giotto’nun açtığı çığırı, Gaddo Gaddi ve oğlu Taddeo Gaddi, Simone Martini, Ambrugio Lorenzetti, Orcagna, Masaccio gibi sanatçılar olgunlaştırmış.

Rönesans’a doğru

Giotto ve çağdaşları Ortaçağ’ın kuralcı, dinselsimgesel resim ekolünün terkedilmesi ve nesnelerin doğal halleriyle gösterilmesini savunmuş. Nitekim o sıralarda edebiyat ve plastik sanatlar ve mimari de Ortaçağ’ın din odaklı bakış açısından yavaş yavaş kurtulmaya, merkeze insanı alan yeni akım, “Rönesans” kimliğinde Floransa’dan Avrupa’ya yayılmaya başlamıştı. Rönesans’la doruğuna ulaşan ve kimi dini tasvirlerden öte, toplumsal değişimi de tıpkı bir görsel belgesel gibi resimleyerek tarihe armağan eden Fresk sanatı, Barok dönemde, 18. yy’da Tiepolo gibi ustalarla varlığını sürdürdüyse de giderek önemini yitirmiş.

Fresko ne demek, nasıl yapılır, kaç çeşidi var?

Fresco, İtalyancadaki “taze” sözcüğünden türemiş bir teknik. “Duvar resmi” anlamına da geliyor. “Tazelik”, resimlenecek yüzeyin yıkanmış dere kumu ve sönmüş kireçten yapılması gereken bir sıva ile henüz astarlanmış olması demek.

İlk sıva kuruyunca dayanıklığı artırmak için bir sıva daha yapılıp, işte bu tabaka henüz ıslak, “taze” iken resme başlanması gerekiyor. Fresko boyaları da madeni toz boyaları su ve kireç bileşimi bir bağlayıcı ile karıştırarak hazırlanıyor. Sıvanın kuruması ve resimleme için ressamın en fazla 7 saat vakti var! Sonrası kolay. Kurumaya başlayan sıva, üzerindeki boyaları emiyor, yüzey ve resimle bütünleşiyor, böylece birbiriyle akraba olan yüzey, astar ve resim, yüzyıllarca yaşıyor. “buon fresco”; “gerçek fresko” böyle yapılıyor. Resim kuru sıva üzerine yapılmışsa ona “secco” ya da “mezzo fresco” deniliyor. Ressam her gün ne kadar alanı resimleyecekse yüzeyin o kadarlık kısmını astarlıyor. Elbette anıtsal yapılarda usta ressama yardım gerek. O zaman mesenler (sanatçıları destekleyen kişiler) devreye girip ona kalabalık bir ekiple yardım sağlıyorlar.

Bir de özellikle Fransa’da çok kullanılmış “açık fon tekniği” var. Yüzeye bir kat harç (arriccio), bir kat sıva (intonaco) sürülüyor; ressam, üstüne kırmızı boyayla insan figürlerinin ana hatlarını çiziyor, resmi, kireç kaymağından yapılıp inceltilmiş boyalarla ikinci aşamada tamamlıyor...

Erkek memesi yağdan mı oluşur?

erkek memesi nasıl oluşur

“Erkek memesi” genellikle bira göbeği ve çifte çene ile birlikte ortaya çıksa da sanıldığı kadar yağla ilgili değildir. Çoğu durumda meme dokusunun büyümesi nedeniyle ortaya çıkarlar.

Kilolu erkeklerde görülmesinin nedeni ise yağ hücrelerinin kadın hormonu östrojen üretmesi, bu hormonun ise memelerin büyümesine neden olmasıdır.

Erkek hormonu testosteron genellikle bu büyümeyi engeller; ama erkekler yaşlandıkça testosteron seviyesi düşer.

Memelilerde ilk süt ve emzirme nasıl ortaya çıktı

canlılarda sütün oluşumu
süt ve emzirme

Emzirmek anne ile yavrusu arasında özel ve duygusal bir bağ da içeriyor. Ancak milyonlarca yıl öncesine, ilk memelilere kadar gidiyor.

Peki süt nasıl ortaya çıktı? Bilim insanları sütün evrimsel tarihini incelediğinde sandığımızdan çok daha eskilere dayandığını gördü. Süt, yüz milyonlarca yıl öncesine, karada yürümeye başlayan ilk hayvanlara kadar gidiyor. Ama bu bildiğimiz süte benzemiyordu.

“Memeliler” terimini ilk olarak 18 yüzyılda İsveçli biyolog Carolus Linnaeus ortaya atmıştı. Canlıları incelediğinde bazı türlerin dişilerinin yavrularını beslemek için süt bezleri olduğunu keşfetmişti.

Peki, evrim sürecinde emzirme nasıl ortaya çıkmıştı? Süt bezleri kemikler gibi fosilleşmediğinden bu yolla tespit zordu.

Bu nedenle araştırmacılar süt üreten hayvanların genlerini inceleyip diğerleriyle karşılaştırdılar.

ABD’nin Maryland eyaletindeki Çevre Araştırma Merkezi’nden Olav Oftedal’a göre süt bezleri ilk memeliler ortaya çıkmadan önce, sudan karaya çıkan ilk canlılarda gelişmişti. Bunların bir kısmı amniyotlara, omurgalı, dört bacaklı canlılara, sürüngenlere, kuşlara ve memelilere evrildi.

Amniyotlar da balıklar gibi yumurta üretiyordu. Bu yumurtalar karada canlılığını koruyabiliyordu. Ama yumurta kabukları gözenekli olduğundan aşırı sıcak havalarda çabucak kuruduğu için amniyotların onları koruyacak bir yol bulması gerekiyordu.

Sürüngenler ve kuşlar su kaybetmeyecek şekilde kireçli sert kabukları olan yumurta üretmeye başladı.

Memelilerin ataları ise gözenekli yumurta üretmeye devam etti. Oftedal’a göre, bu kabuklara dışarıdan ekstra su ve besin aktarabiliyorlardı. Bunu ilk olarak derilerindeki basit bir bezeden su sızdırma yoluyla yaptılar.

Bugün kara kurbağaları hala bu yöntemle yumurtalarına su aktarıyor. Solucana benzer kör kertenkelelerde ise dişilerin derisi yağlı ve besleyici maddelerle kalınlaşıyor ve yavrular yumurtadan çıkınca bu tabakayı dişleriyle kazıyıp besin olarak kullanıyorlar.

Oftedal bu yöntemlerin ilkel bir emzirme şekli olduğuna ve bu bezelerin daha sonra memelilerin yağlı süt üretmesini sağlayacak şekilde geliştiğine inanıyor.

Yumurtaları nemli tutmak için deriden su sızdırma yöntemi zamanla başka kimyasallarla birleşerek yumurtadaki besinin yerini almış ve yavruların asıl besin kaynağı haline gelmiş olabilir. Oftedal bütün bu gelişmelerin memeliler ortaya çıkmadan önce olup bittiğini söylüyor.

Neden sadece memeliler?

Memelilerin genleri incelenerek bu gelişim aşamaları görülebilir. Sütle ilgili birçok genin memelilerden eskiye dayandığını biliyoruz.

Örneğin memelilerin sütünde en bol olan kasein maddesi çok eskilere dayanır ve kalsiyum ve fosfor gibi besinlerin yavruya taşınmasına, iskelet ve kasların gelişmesine yardım eder.

Peki, süt üretimi bu kadar eskiyse bugün neden sadece memeliler süt üretiyor?

Oftedal’a göre, bunun en basit açıklaması, memeliler öncesi tüm kökenlerin soyunun tükenmiş ve süte bağlı tek grup olarak memelilerin kalmış olmasıdır.

Süt üretiminin yeniden gelişmemiş olması tuhaf gelse de memeli olmadığı halde süte benzer maddeler üreten bazı canlılar vardır.

Örneğin bazı hamamböcekleri bol proteine sahip süte benzer bir madde üretmekte ve yavrularını bununla beslemektedir.

Güvercin, flamingo ve imparator pengueni gibi bazı kuşlar da boğazlarına yakın keselerde süte benzer besleyici sıvılar üretiyor. Ancak bunlar memeliler gibi yavruyu beslemek için kullanılsa da bileşimleri ve üretilme biçimleri memelilerin sütünden farklılık gösteriyor.

Bakteriye karşı meme ucu

Gerçek süt bezleri yalnızca memelilerde bulunuyor. Kanguru gibi keseliler ile yavruları plasenta içinde büyüyen memelilerde meme ucu bulunuyor.

Oftedal’a göre meme ucu enfeksiyona karşı gelişmiş. Derisinden süt salgılayan canlıların sütünde bakteriler kolaylıkla çoğalabilir. Oysa meme ucu sütün doğrudan süt bezinden yavrunun ağzına aktarılmasını sağlar.

Meme uçları olan memeliler arasında bile süt üretimi büyük farklılık gösterir.

Plasentalı memelilerde yavrular anne karnındayken de plasenta vasıtasıyla anneden aldıkları besinlerle beslenebilir. Böylece bu canlılar keseli hayvanlardan daha uzun süre anne karnında kalabilir. Bu nedenle kanguru gibi keseli hayvanlar yavrularını kendi başlarına beslenmeye başlayıncaya kadar emzirirler.

Özetleyecek olursak, emzirme ve süt üretimi yüz milyonlarca yıl öncesine dayanıyor. Bugün gördüğümüz yavrusunu emziren annenin kökeni, karada yürümeye başlayan ilk hayvanlara kadar gidiyor.

Ruhsal sorunları olan insanlar daha mı yaratıcı

dahi insanlar ve yaratıcılık

Yaratıcı özellikleri güçlü olan, aynı zamanda ruhsal sorunlar yaşayan insanlara Van Gogh’tan Virginia Woolf’a, Robin Williams’a kadar birçok örnek verilebilir.

Bunun örnekleri o kadar çok ki bazıları ruhsal sorunları olan insanların daha yaratıcı olduğuna inanıyor.

Peki araştırmalardan elde edilen sonuçlar bu inancı destekliyor mu?

1998 öncesi yapılan 29 araştırmadan 15’i arada herhangi bir bağ bulamamış, 9’u böyle bir bağa işaret etmiş, 5’i ise net sonuca varamamıştı. Bu araştırmalardan bazıları gerçekten bir bağın olup olmadığını incelemekten çok vaka incelemesi şeklindeydi.

Bipolar bozukluk

Zorluklardan biri, yaratıcılığın tanımlanması ve ölçülmesiyle ilgili. Bu nedenle araştırmacılar bu özelliği barındıran meslek gruplarını ele alıyor. Örneğin 2011’deki bir araştırmada, yaptıkları işe bakmadan her ressam, fotoğrafçı, tasarımcı ya da bilim insanının yaratıcı özelliklere sahip olduğu varsayılmıştı.

İsveç hükümetinin yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını inceleyen araştırmacılar, bipolar bozukluğu olanların bu yaratıcı mesleklerden birinden olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu görmüştü.

Ama depresyon ya da şizofreni gibi diğer ruhsal hastalıklarda herhangi bir fark görülmüyordu. Fakat küçük bir meslek grubu ele alındığı için bunun nedenini tam olarak tespit etmek zordu.

Arada bir bağdan söz eden araştırmalar daha çok 1987’de Nancy Andreasen’in yaptığı bir incelemeye gönderme yapıyor. Andreasen yazar olan ve olmayan 30’ar kişilik iki grubu karşılaştırmış ve yazar olanların bipolar bozukluk ihtimalinin daha yüksek olduğunu tespit etmişti. Fakat bilimsellik kriterlerini fazla gözetmediği belirtilerek bu araştırmanın yapılma tarzı eleştiri almıştı.

Sonuçlar inandırıcı bulunsa bile arada neden sonuç ilişkisi kuracak net bağlantılar kurmak zordur. Yani bipolar bozukluğun yaratıcılığı güçlendirmesi nedeniyle mi yazarlar bu mesleği seçmiştir, yoksa ruhsal rahatsızlıkları daha geleneksel bir iş bulmalarını zorlaştırdığı için mi?

Ünlüler araştırması

Referans olarak gösterilen başka bir araştırma da Kay Redfield Jamison’a aittir. Jamison 47 şair, romancı, yazar ve ressamla mülakatlar yapmış, ama onlara karşı herhangi bir kontrol grubu oluşturmamıştı. Yani kıyaslama sadece ortalama insanlara göre yapılabilirdi.

Araştırma sonunda şaşırtıcı düzeyde ruhsal hastalık görülmüştü. Örneğin şairlerin yarısı bir ara tedavi görmüştü. Bu büyük bir orandı, ama görüşülen şair sayısı sadece 9’du.

Bir de daha fazla sayıda insan kullanan Arnold Ludwig’in araştırması örnek gösteriliyor. Ludwig binden fazla ünlü kişinin biyografisini incelemişti. Bunların çoğunda olağanüstü özellikler görse de, hepsinin yaratıcı olduğu söylenemezdi. Ayrıca kendisi de zaten ünlüler arasında ruhsal hastalıkların daha yaygın olduğuna dair bir sonuca varmadığını söylüyordu.

1904’te yine bin kişi üzerinde yapılmış başka bir araştırmada da zeka ve yaratıcılık ile ruhsal hastalıklar arasında bir bağ kurulamamıştı. 1949’da 300 yıla yayılmış 19 bin Alman sanatçı ve bilim insanı incelenmiş ve aynı sonuca varılmıştı. Ancak bu çalışmalardaki zayıf nokta, bu kişilerin biyografilerini yazan insanların verdiği / seçtiği bilgiye dayanıyor olmasıydı.

Neden yaygın?

Peki, bu konudaki veriler bu kadar az ve hatta fazla güvenilmez haldeyken yaratıcılık ile ruhsal hastalıklar arasında bağ kurma düşüncesi neden bu kadar yaygın?

Bunun bir nedeni, bazı ruhsal hastalıklarda görülen olağan dışı davranışların, enerji ve kararlılığın yaratıcılığı geliştirebileceği yönündeki inanç olabilir. Oysa hastalığın tavan yaptığı durumlarda bu durum tersine döner. Örneğin depresyon enerji ve motivasyonu öldürebilir.

Psikolog Arne Dietrich ise bu durumu, önümüzde olan üzerinde yoğunlaşma eğilimiyle açıklıyor. Örneğin Van Gogh’un bir çılgınlık anında kulağını kesmesi hikayesi zihnimizde canlılığını koruyor. Ressamların mutlu bir şekilde işlerinin başında olduğunu düşünemiyoruz. Bu nedenle dâhilerle ruhsal hastalıklar arasında bir bağlantı kurmamız istendiğinde aklımıza hemen birçok örnek gelebiliyor.

Bazı insanlar hastalıklarının yaratıcılıklarını artırdığına inanıyor. Hatta bunu yitirmemek için tedavi olmak istemiyorlar. Ama burada da yaratıcılık alanındaki başarılarını yetenekten ziyade hastalığa bağlama sorunu ortaya çıkıyor. Ayrıca hasta olup da dahilik göstermeyen kişiler kendilerini eksik hissedebilir.

Belki de insanı rahatlatan bir yanı olduğu için yaratıcılıkla ruhsal hastalıklar arasında bağlantı olduğu yargısı ısrarla devam ediyor. Bu hastalık yaratıcılıkla ilişkilendirilerek pozitif bir açı sunuyor ya da yaratıcılık yönü gelişkin olmayanlar hasta olmadıkları için seviniyor. Belki de bu bağlantı biz istediğimiz için devam ediyor.