Cin Deligi ya da Plutonium magarası

Plutonium magarası ve ölüm
Cin Deligi ya da Plutonium magarası

Pamukkale’deki Hierapolis Antik Kenti’nin en çok ilgi çeken köşelerinden birisi Cin Deliği olarak da bilinen Plutonium ya da Plutonion Mağarası. Yakın yıllarda keşfedilen bu mağara binlerce yıldır anlatılagelen ürkütücü bir öykünün de sahibi.

Antik Çağ inanışına göre ölüler, Hades’in ülkesine yani Ölüler Diyarı’na giderlerdi. Buraya varabilmek için ise büyük bir nehri geçmek gerekiyordu. Bundan sonra Ölüler Ülkesi’ne varılır ve ruhlar huzura kavuşurdu. Ölüler Ülkesi’ne geçişi sağlayan en önemli kapı ise bugün Cin Deliği olarak da adlandırılan Plutonion Mağarasıydı. Yani ölüler bu kapıdan geçerek Hades’in Ülkesi’ne
varırlardı.

Bu inanışla ölülerinin ağzına para yerleştiren Antik Çağ insanları, böylece kayıkçı Charon’un (Kharon) ölülerini nehirden geçirteceğine inanırlardı. Burası aynı zamanda adak yeri olarak kullanılırdı. Yeraltı Tanrısı’na kurban edilecek boğa bu mağaranın ağzından içeri sokulurdu. Aslında bir fay kırığının ağzında duran bu mağaradan termal suyun karbondioksiti, yani zehirli gazları çıkıyor.

Bu nedenle de yaklaşıp soluyan insanlar kadar mağaranın ağzında uçan kuşlar için de ölümcül tehlikeler doğuruyor. Deniz kabuğu motifli bir mermer nişin örtüğü mağaranın ağzından, geçmişte yeraltı kaynaklarının sesinin duyulduğuna da inanılıyordu. Bugün gaz çıkışı kapatılmış olan mağara, efsanesi nedeniyle kent ziyaretçilerinin ilgi odağı oluyor.

İki bin yıl önce anlatmıştı

Antik Çağ coğrafyacısı Strabon iki bin yıl önce yazdığı Geographica adlı kitabında Plutonion Mağarası’ndaki gizemi şöyle anlatıyordu:

“...Burası o kadar yoğun ve puslu bir buharla doludur ki insan zemini zorlukla görebilir. Parmaklığın çevresine yaklaşan herhangi bir kimse için hava zararsızdır, çünkü sakin havada buhar dışarı çıkmaz; fakat parmaklıktan içeri geçen herhangi bir hayvan derhal ölür. Ben içeriye güvercinler attım, hemen öldüler. Fakat hadım olan Galler (Kybele Rahipleri) içeriye rahatlıkla girer, çukura yaklaşır, aşağıya sarkar, hatta nefeslerini tutarak bu sayede (ben onların yüzlerinde kusacaklarmış gibi bir ifade gördüm) belirli bir derinliğe kadar inerler. Bunlar gibi hadım edilmiş olmak veya tapınağın çevresinde yaşamak yada tanrısal bir güce mazhariyet veya da buhara karşı panzehir olarak kullanılan belirli fiziksel güçlere sahip olmak, acaba bu bağışıklığın nedeni olabilir mi?"

Ekslibris ya da Ex Libris nedir

ex libris özlü yazılı etiket
ekslibris

Kitaplarınıza ne kadar düşkünsünüz? Ödünç kitap verir misiniz? Ne kadarı size geri geldi? Geri istemeye utanıyor musunuz? O zaman sizin de bir ekslibris edinme zamanınız geldi demektir! Ama durun, hem kitap kurdu hem bir sanatsever iseniz, koleksiyoncuya dönüşmeniz an meselesi!

Kitap, özel mülkiyet ve itibar

Kimileri malını mülkünü korumaya çok önem verirken kimileri de “özel mülkiyet” kavramından özenle uzak durur, “mal canlısı” gözükmekten korkar. Bazıları vardır ki “malda mülkte gözüm yok ama kitaplarıma gelince iş değişir” der. İşte bu gruptakiler, kitabın özel mülkiyete konu olabildiği zamanlardan bu yana, çareyi kitaplarının bir tür tapusu nu çıkarıp, yine kitaplarına yapıştırmakta bulmuşlar. Bu “kendine has tapu”, sahibinin adı ve soyadının yanı sıra onun ayırdedici özelliklerini simgeleyen görseller, özlü yazılarla tasarlanmış ve özgün ya da matbaada basılmış küçük boyutlu bir etiketten ibaret. Yani “ekslibris” ya da “ex Libris”...

Ekslibrisin etimolojisi ve işlevi

 “Ekslibris”, Latince “ex” ve “libris”ten oluşmuş bir sözcük. “ex” hem “önceki” hem de “...‘den/ ..’dan” demek. “libris” de “kitaplık, kütüphane, kitaplar”. Arkasından kitaplık sahibinin adı ile birlikte kullanıldığında, kitabın kime ait olduğunu gösteriyor. Özgün ekslibrislere, soylu sahibinin arması ile güçlü yanlarını ima eden yazılı-görsel mesajlar da içerip, onun itibarını artırma gibi bir işlev daha yüklenmiş.

İngilizcesi “bookplate”; “kitap levhası”. Tasarım fazla basit ise o zaman “kitap etiketi”; “booklabel” sınıfına giriyor! ABD’de 18. ve 19. yüzyıllarda söz konusu aidiyet, önceleri “bookrhyme”; “kitap şiiri” ile belli edilirken, 19. yy sonu ve 20.yy’da ekslibrise merak sarılmış. 1966’da kurulan “Uluslararası Ekslibris Dernekleri Federasyonu” (FISAE), resmi tanımında, tasarımın sanatsal nitelik taşıyabileceği gibi bunun şart da olmadığını, bir sanat eseri ya da kültürel değer sayılmayan ekslibrisin birincil amacının, aidiyet gösterme olduğunu vurguluyor. FISAE, 2012’de bu işlevin, ekslibrise yüklenebilecek bütün diğer toplumsal, sanatsal, edebi, tarihi ya da diğer rollerden bağımsız olduğuna dikkat çekmiş.

Matbaanın keşfinden günümüze

Matbaanın keşfinden önceki dönemlerde el yazması kitaplar, çok pahalı olduğundan, Ortaçağ’da kilisenin ve kimi soyluların, Rönesans’ta da daha az soylular, yeni zengin burjuvaların elindeydi. Bunların çalınmaması için kapak içlerine sahiplerinin armaları ekleniyor, hatta bulundukları kütüphaneye zincirleniyordu! Matbaanın keşfi pratik anlamda ekslibrisin de yaygınlaşmaya başladığı dönem. İlk ekslibrislerin 15nci yüzyılda Güney Almanya’da ortaya çıktığı bilinmektedir. Bunlardan biri, 1450 yıllarında “Igler” (kirpici) takma adıyla bilinen Alman papaz Johannes Knabenberg için yapılan ve çayırda çiçek dişleyen bir kirpinin resimlendiği ekslibris.

16. yy’da ekslibris bütün Avrupa’ya yayılmış. Albrecht Dürer, Lucas Cranach, Edvard Munch, Kaethe Kolwitz, Emil Nolde, Paul Klee, Pablo Picasso, Oscar Kokoschka gibi ünlü sanatçılar, zamanın önemli devlet ve bilim adamları için ekslibris yapmışlar. Basit bir ihtiyaçtan koleksiyon objesine Ekslibris, 1890’ların sonuna doğru başta Londra, Berlin ve Paris olmak üzere Avrupa’da bir koleksiyon objesi olmuş. 2012’deki ekslibris tanımında, sanatsal özelliğinin önemli olmadığına dikkat çeken FISAE, 2015 güncellemesinde, ekslibrislerin “...kitaplıklar için tasarlanmış olmakla birlikte günümüzde dünya çapında koleksiyonu yapılabilen, küçük ölçekli sanatsal grafikler”e dönüştüğünü belirtmiş. Nitekim, dünya üzerinde 30’dan fazla ülkeden üyesi bulunan FISAE’nin kongreleri, değiş tokuş için önemli fırsat oluşturuyor. İnternet üzerindeki müzayedeler de yoğun ilgi görüyor (Bkz: bookplatesociety.org, bookplate.org).

Bir ekslibrisi değerli kılan özellikler şunlar: Estetik bütünlük, resimyazı ilişkisi ve teknik mükemmellik, kişiye özel tasarım, konu, baskı tekniği, sayı ve sıra numarası, yapım tarihi ve sanatçısının imzası

Ekslibrislerin ortak özellikleri

Kullanıcının kitaplarının boyutuna göre hazırlanmakla birlikte en tercih edilen boyut 5 x 7,5 cm. Boyutun 13 x 13 cm’den büyük olmaması da tercih nedeni. Kalınlık yapmaması için kağıdın uygun gramajda olması gerekiyor. Özgün baskı, ekslibrislerin değerini artırmakla birlikte ofset, fotoğraf ve bilgisayarla tasarım da yapılıyor. Genellikle siyah beyaz kitaplara ağaç ve linolyum baskılar, renkli kitaplara litografiler, serigrafiler, çok değerli kitaplara ise gravürler konuluyor. Tıpkı özgün baskı resimde olduğu gibi sol alt köşede baskı tekniğinin simgesi, kaç adet basıldığı ve eldeki baskının kaçıncı olduğu, sanatçının adı ve yapıldığı yıl, eğer çalışma renkli ise kaç renk olduğu belirtiliyor.

Türkiye’de kitap sahipliği

Ekslibris Türkiye’ye Osmanlı Dönemi’nde Batı’dan gelen kitaplarla girmişse de Anadolu uygarlıklarından kalan “mühür” de sahibine özgü tasarım özellikleri ile bir tür arma, bir aidiyet göstergesi olduğu için bu işleviyle ekslibris sayılıyor. Gutenberg’in matbaayı keşfettiği 1493’ten İbrahim Müteferrika’nın 1727’de kurduğu ilk “Türk” matbaasına kadar geçen 234 yıl içinde Osmanlı’da gayrımüslimler tarafından 40’a yakın matbaa kurulmuş. İlk özel matbaa, 1882 yılında Ebüzziya Tevfik’in kurduğu Kitaphane-i Ebüzziya iken ilk yayınevi 1895’te Babıali’de Naci Kasım Efendi tarafından kurulmuş. Cumhuriyet’in ilanından sonra kitap sahibi olmak yaygınlaşmışsa da 1980’li yıllara kadar az sayıda meraklısı dışında, gümüş eşyasına inisiyal bastıran güngörmüş Türklerin bile ekslibris kullandığını söylemek zor. “Türkiye’de exlibris” denildiğinde ise ilk akla gelen Prof. Dr. Hasip Pektaş! İlki 1997’de Ankara’da kurulan Ekslibris Derneği, 2008’den beri etkinliklerine İstanbul’da yine Hasip Pektaş’ın kurduğu İstanbul Ekslibris Derneği olarak devam ediyor: www.aed.org.tr.


YA KEBİKEÇ!..
Eskiden insanlar, elyazması kitapları kurtlardan koruyabilmek için kitapların başına bir tılsım, bir koruyucu, bir göz boncuğu gibi düşündükleri Osmanlıca “Ya Kebikeç” yazarlarmış ve bu yazının kitabı koruyacağına inanırlarmış

Türkiye’de ekslibris sanatçıları

1980’li yıllardan beri yurt içinde ve dışında artık bizim de ödüllü sanatçı ve tasarımcılarımız var! “Ex Libris” kitabıyla da tanınan Prof. Dr. Hasip Pektaş başta olmak üzere işte onlardan bazıları: Ertan Aktaş, Ayşe Anıl, Nurgül Arıkan, Sevim Arslan, Onur Aşkın, Müjde Ayan, Tezcan Bahar, Vildan Çolak, Hakan Erkam, Nazan Erkmen, Elif Varol Ergen, Ayşen Erte, Erdoğan Ergun, Şükrü Ertürk, Yeşim Gazioğlu, Esra Kizir Gökçen, Yunus Güneş, Emel Gürsoy, Mine Gündüz, Deniz Karanis Huysal, Sema Ilgaz, Mürşide İçmeli, İsmail İlhan, Ayşegül İzer, Berran Kancal, Sevda Kantarcı, Ahmet Aydın Kaptan, Devabil Kara, Sadik Karamustafa, Mehmet Kavukçu, Hasan Kiran, Seydi Murat Koç, Emin Koç, Hayati Misman, Gökhan Okur, Erol Olcay, Tülay Öktem, Hatice Öz, Hande Özgeldi, Hasan Pekmezci, Nurten Seferoğlu, Nazan Tekbaş Tanyu, Özden Pektaş Turgut, Sema Ilgaz Temel, Ercan Tuna, Mehmet Ulusel, Ozan Uyanık, Faruk Ünver, Hira Nur Yıldız ve Fedail Yılmaz...

BİLİNEN EN ESKİ EKSLİBRİS

Antik Çağ ve Mısır uzmanı arkeologlar bilinen en eski ekslibrislerin Mısır firavunu III. Amenophis ve Kraliçe Tiy’e (Teie) ait olduğunu ileri sürüyor. Amarna kazılarında bulunan, açık mavi çini zemin üzerine koyu mavi hiyeroglifli levhanın üstündeki bir delikten de bu ekslibrisin değerli papirüslerin üzerine ya da onların saklandığı tahta sandıklara asıldığı sonucuna varılıyor. Bu levha şimdi British Museum’da, benzerleri de Louvre ve Yale’de bulunuyor.



Hunza Türklerinin sırrı ne

hunza türkleri neden hastalanmıyor
Hunza

Çin ve Afganistan sınırında Pakistan'ın Keşmir kentinde yakınlarında yaşayan Hunza Türkleri ortalama 120 yıl yaşıyor. Hunza Türklerinin çok ilginç bir yanı da burada hiç kanser vakasının yaşanmaması... Kansere yakalanmadıkları gibi sık rastlanan diğer rahatsızlıklara da uğramıyorlar.

Tamamen Müslüman olan Hunza Türkleri ortalama 110 ile 120 yıl yaşıyor. 65 yaş yolun yarısı sayılıyor... Kadınlar 65-70 yaş arasında anne oluyor. 100 yaşında ölenlere genç öldü deniliyor.

Hunza Türklerinin bu hayatı bilim insanlarını onları incelemeye itti. Coğrafi zorunluluklar ve iklim değişikliklerin gibi sebeplerle Sibirya ve bugünkü Rus düzlüklerinden Orta Asya bozkırlarına indiği düşünülen Türkler, orman avcılığından göçebe çobancılığa geçiş süreci yaşamıştır.

Türk dilinde ormancılık ve orman yaşamıyla ilgili sözcüklerin, bozkır yaşantısındaki sözcüklerden daha eski olması ve Pazırık Kurganında ren geyiği görünümü verilmiş atlar çıkartılmış olması bu süreci doğrulamaktadır. Coğrafi şartlar ve iklim değişiklikleri veya bilinemeyen nedenlerden ötürü Türk kabilelerinin büyük bir kısmı yerleşik ve ormancılık hayatından bozkır hayatına geçmişlerdir ve bir şekilde bozkır hayatına adapte olmuşlardır.

Hunza Türklerinin uzun yaşamasının ve bu kadar sağlıklı olmasının nedeni denizden 6 bin metre yükseklikte çok yüksek oksijeni olan bir bölgede bulunmaları. Buz gibi temiz su içip kendi ekip biçtiklerini yemeleri.. Hunza Türkleri'nin et ve baharatlı yemekleri çok ünlü ve Sadece kendi ürettikleri sebze ve meyveleri tüketiyorlar.



İmplant diş hakkında merak edilenler

implant diş nasıl yapılır

Dental implant, ağızdaki eksik dişlerin yerine konulan, çenelerin fonksiyonu ve diş estetiğini tekrar sağlamak amacıyla çene kemiğine yerleştirilen ve dokuyla uyumlu malzemeden yapılan yapay diş köküdür.

İmplant tedavisini bir kişiye ne zaman öneriyorsunuz?

Cerrahi uygulanamayacak kadar ciddi sağlık sorunları olan kişiler haricinde, diş eksikliği olan herkese uyguluyor ve tavsiye ediyoruz.

İmplant tedavi süreçlerinden çoğu kişi kaçıyor, İmplant tedavi süreleri neye göre değişir ve ne kadar sürmektedir?

İmplantın uygulama süresi 10 ila 30 dk arasında değişmektedir. Üzerine protez yapabilmek için, eski tip implantlarda üst çenede 6 ay, alt çenede ise 3 ay beklemek zorunda kalırdık. Bugün gelişen teknolojiyle birlikte implantın bekleme süresi kemiğin tipi ve implant tipine göre 1-3 ay arasında değişmektedir. Yani hasta 1-3 ay arası bir sürede yeni dişlerine kavuşabilir.

İmplant tedavi sürecinde hasta ağrı çeker mi?

İmplant Uygulamasının ilk yapıldığı gün hasta ağrı kesiciyle geçen bir ağrı hissedebilir. Sonraki günlerde ise ağrı olmaz.

İmplant tedavisi sonrası hastanın ilk etapta dikkat etmesi gereken konular nelerdir?

İmplant yapıldıktan sonra bir süre, hasta kendisine tarif edilen biçimde buz uygulaması yapmalıdır, bu şişmeyi engeller, verdiğimiz ilaçları zamanlarına uygun bir şekilde kullanmalıdır. İlk 48 saat içinde sigara ve alkol iyileşmeyi olumsuz yönde etkilediği için kesinlikle tavsiye etmiyoruz. Yara yerine travmatik etki yapabilecek sert besinlerden mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Ayrıca ağız bakımı, diş fırçalama da kesinlikle ihmal edilmemelidir.

Diş implantlarının kullanım ömrü ne kadar?

İmplantın ömrü için bir süre vermek doğru değildir. Nasıl ki ağızdaki doğal bir dişin ağızda kalması kişinin ağız ve diş bakımına ve genetik özelliklerine bağlı ise, diş implantı da benzer faktörlerden etkilenecektir. Amaç hastaların implantlarını ömür boyunca kullanmalarıdır. Eğer iyi bir ağız ve diş bakımı yapılır, gerekli dönemlerde ağız içi kontroller yapılırsa implant uzunca bir süre ağızda kalacaktır.

İmplant vidası çıkar mı?

İmplant çene kemiğine başarılı bir şekilde kaynadıktan sonra implant yerinden çıkmaz. Ancak kötü ağız bakımı veya enfeksiyon durumlarında implant kaybedilebilir.

İmplant ücretlerini devlet karşılar mı?

İmplant ücretlerini özel muayenehanelerde devlet karşılamaz.

Bizans adı nereden geliyor

bizans adı nereden geliyor
bizans - roma imparatorlugu
Bizim bugün Bizans olarak adlandırdığımız imparatorluk, gerçekte Roma İmparatorluğu’dur. Bizans ismini o imparatorluğun insanları hiçbir zaman kullanmamışlardır. Bizans 16. yüzyılda Alman alimlerinden Hieronymus Wolf (1516-1580)’un uydurduğu bir isimdir. İmparatorluğa Bizans, ve bu ülkenin insanlarına Bizanslılar demek 16. yüzyılın Batı Avrupa’sının yakıştırmasıdır. Arkasında Mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu’nu meşrulaştırmak gibi siyasi bir misyon yatmaktadır. Neden Bizans isminin seçildiği sorusunun yanıtı ise “Yeni Roma” olarak Doğu Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti seçilen bugünkü İstanbul kentinin kuruluşuna uzanmaktadır.

MÖ 7. yüzyılda Megara’dan yola çıkan Byzas komutasındaki Yunan kolonistlerin Sarayburnu bölgesine yerleşmesi sonucu buraya Byzantion denmesinden gelir. MS 73 yılında Roma İmparatorluk topraklarına katılan kent, 330 yılında Konstantinopolis olana kadar 10 yüzyıl boyunca Byzantion olarak anılmıştır. Dolayısıyla, ilk Roma imparatoru Augustus’tan (MÖ 27- MS 14) son imparator XI. Konstantinos’a (1448-1453) kadar geçen yaklaşık 1500 yıllık dönemi Roma İmparatorluk dönemi olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Gerçekte ise Bizans sözcüğünün literatüre yerleşmesi ancak 19.yy’da olmuştur. Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet 1453’te imparatorluğun başkenti Konstantinopolis’i ele geçirmiş ve Roma İmparatorluğu’nu tarih sahnesinden silmiştir.

Değişimin sonuçları

Ancak, Bizans sözcüğünün kullanılmasının haklı nedenleri de vardır. Çünkü, MS 4. yüzyıldan itibaren imparatorluğun dinsel, kültürel, ekonomik ve politik yapısında bir değişim söz konusudur. Bu değişim aynı zamanda farklı bir anlayışın ürünüdür. Bu yapısal ve kültürel değişimi/anlayışı “Roma” dışında farklı bir anlayışla anlatmak gerekiyordu. “Bizans” bu gereksinimin bir ürünüdür. Fakat bilim adamları bu kez başka bir sorunla karşı karşıya kaldılar. Bizans Dönemi hangi tarihten itibaren başlayacaktı? Bunun için birkaç dönüm noktası vardı. 330’dan sonra Büyük Konstantinus’un imparatorluğun başkentini Roma’dan Byzantion’a (Konstantinopolis) taşıması; 395’de imparatorluğun ikiye ayrılması ya da 476’da Batı Roma’nın yıkılışı gibi. Kuşkusuz ne olduysa imparatorluğun 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra oldu. 4. yüzyılda imparatorluğun içinde bulunduğu kriz, bir bölünmenin (ya da küçülmenin) sinyalini veriyordu. Ancak, bu denli geniş bir coğrafyaya yayılmış imparatorluğun bölünmesi kaçınılmazdı. Nitekim Roma İmparatoru I. Theodosius’un 395 yılında ölümü üzerine, imparatorluğun yönetimi iki oğlu arasında paylaştırıldı. Büyük oğlu Arcadius, imparatorluğun Doğu yarısının, küçük oğlu Honorius ise Batı yarısının yönetimini üzerine aldı. Doğu’nun merkezi Konstantinopolis olurken Batı’nın merkezi Roma olarak kaldı.

5. yüzyıl içerisinde Batı Roma giderek zayıfladı, Germen akınları ve baskısı sonucu son imparator Romolus Augustulus’un tahtan indirilmesiyle de tarih sahnesinden tamamen silindi. İmparatorluğun Doğu yarısı ise sonradan adlandırıldığı şekilde “Doğu Roma” ya da “Bizans” olarak 1453’e kadar varlığını sürdürdü.

Topkapı sarayı neden dikey degilde yatay

topkapı sarayı neden alçak
topkapı sarayı

Topkapı Sarayı yüksek bir saray değildir; kare biçimli, tek katlı bir plân üzerine inşa edilmiştir ve “dikeyde yükselen” değil “yatayda genişleyen” bir yapıdır. Aslında “saray” deyince insanın aklına göğe yükselen, başı bulutlarda, görkemli yapılar geliyor, çünkü saray mimarisinin Batı’daki örnekleri çoğunlukla böyle. Ama işte Topkapı Sarayı’nda bu durum geçerli değil. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlar sadece “Allah’ın kulu” olduklarına ve yeryüzündeki hükümdarlıklarının “geçici bir hizmet” olduğuna inanıyordu. Bu yüzden de yüksek yapılarda değil, az katlı, yaygın mekânlarda yaşamayı tercih ediyorlardı. Ancak yaşadıkları yerleri güzelleştirmek için bahçe işlerine ve iç süslemelere özen gösteriyor, geniş ve içinde her türlü bitkinin yetiştirildiği bahçelerle, yüksek sanat ürünü iç süslemelerin olduğu odalarda yaşıyorlardı.


Küresel ısınma hakkında merak edilenler

iklim degişikligi
dogadaki degişim
küresel ısınma nedir? İşte 10 soruda merak ettiginiz 'küresel ısınma'... hakkında bilgiler

İklim değişikliği nedir?

İklim değişikliği, insan eliyle atmosfer ve iklim dengesinin bozulması olarak tanımlanıyor. Sera gazları dünyanın atmosferini doğal bir battaniye gibi sarıyor ve insanların yaşaması için uygun olan 15 derece sıcaklıkta sabit tutuyor. Fakat insan eliyle üretlien sera gazları bu battaniyenin kalınlığını gittikçe arttırıyor ve sıcaklığın gezegende hapsolmasını neden oluyor.

Dünya'nın sıcaklığının sürekli değiştiği doğru fakat 1800'lerden beri bu artış hızlandı ve sıcaklık artışı 1 dereceyi buldu. Bilim adamaları 2100'e kadar sıcaklığın 1.8 ila 4 derece daha artmasını bekliyor.

İklim değişikliğinden neden kaygı duyuluyor?

Şu an karşı karşı kaldığımız problem bundan 250 yıl önce buharlı makinelerin keşfedilmesiyle başladı. Sanayi devrimiyle beraber dünyanımızı saran battaniyenin tahmin edilenden çok daha hızlı kalınlaşmasına neden olduk. Bu durum geçmiş 650 bin yıl süresinde meydana gelen en büyük atmosfer değişimine neden oldu. Şu an gaz salınımlarını azaltsak bile her geçen yıl dünya ısınmaya devam edecek.

Sera gazları nedir?

Temel olarak ısı tutma özellğine sahip gazlardır. Küresel ısınmanın başlıca nedeni olarak gösterilen gazlar ise; karbondioksit, metan, diazotmonoksit, hidroflorokarbonlar, perflorokarbonlar

Kyoto protokolü nedir?

Protokol sanayi devirminden günümüze kadar karbon gazlarının salınımının sorumluğunu 37 sanayileşmiş ülkeyi ve Avrupa Birliğne yüklüyor.Sanyaileşmiş ülkeler karbon salımlarını 90'lı yılların alıtına indirecekelerini ve salınan sera gazlarının miktarını yüzde 5'in altına indireceklerini taahhüt ediyorlar.1997 yılında imzalanan protokol ancak 2005 yılında yürürlüğr girebildi. Çünkü, protokolün yürürlüğe girebilmesi için, onaylayan ülkelerin 1990'daki atmosfere saldıkları karbon miktarının yeryüzündeki toplam salımın %55'ini bulması gerekmekteydi ve bu orana ancak 8 yılın sonunda Rusya'nın katılımıyla ulaşılabilmişti. Kyoto salımların azaltılması için ilk adım olarak görülüyor ve 2012 de sona eriyor. Kopenhagta'ki iklim zirvesinde liderlerin yeni bir protokol hakkında yol haritası çıkarmaları bekleniyor.

İklim değişikliği neden gerçekleşiyor?

150 yıldır devam eden sanayileşme ve bunun sonucu olarak yakılan çok miktarda petrol ve kömür gibi fosil yakıtlar ikilim değişikliğinin temel nedeni olarak gösteriliyor. Ayrıca kesilen milyonlarca hektar ormanda başlıca nedenler arasında. Kömür ve petrol ürünlerinin yakılması sonucu atmosfere her yıl milyarca metreküp karbondioksit, metan ve azot oksit gazları salınıyor. Kesilen ağaçların yerine yenileri ekilmediği içinde karbondioksidin geri dönüşümü sağlanamıyor. Çöplüklerden yayılan metan gazları, buzdolaplarında ve klimalarda kullanılan hidroflorokarbon gazları atmosfere karışarak iklimin dengesini bozuyor

İklim değişikliğinin neden olacağı olaylar neler?

Dünya'nın sıcaklığının artması sonucu görülecek ilk etkilerden biri deniz seviyesinin yükselmesi olacak. Kutuplardaki buzulların erimesiyle deniz seviyesi yükselecek. Dünya genelinde 2 derecelik artışın okyanus su seviyeside bir metrelik artışa neden olacağı bilimadamları tarafından açıklandı. Bu seviyedeki bir yükselmenin ise ada ve sahil şehirlerinde yaşayan milyonlarca insanı etkileyceğini biliniyor. İklimde meydana gelen değişikler sonucu Güney Atlantik'te 'süper kasırga' lar başlayacak, ayrıca binlerce tür yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak ve kuraklık nedeniyle Afrika'nın büyük kısmı açlık tehtidiyle karşı karşıya kalacak.

Kopenhag İklim Zirvesi nedir?

Zirve, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne imza atan ülkelerin ve birçok sivil toplum kurluşunun katılımıyla 7-18 aralık 2009 tarrihinde Kopenhag'ta gerçekleşecek. 2007 yılında Uluslararası İklim Değişiklği Paneli tarafından yayınlanan 4'üncü rapordaki uyarıların dikkate alınıp Kyoto Protokolü'nden daha kapsamlı ve ciddi önlemler içeren bir anlaşma üstünde fikir birliği sağlanması bekleniyor.

Kopenhag’daki iklim konferansı neden COP 15 adıyla anılıyor?

COP, ‘Conference of the Parties-partilerin Konferansı’nın kısaltılması olark kullanılıyor.

Konferansa kimler katılacak ?

Hükümet yetkililerine ek olarak, medya uruluşları, uluslararası kuruluşlar ve hükümet dışı kuruluşlar COP 15’te yer alacak. Birleşmiş Miletler bünyesinde yer alan, Dünya meteoroloji örgütü, Birlişmiş Milletler Çevre Programı, İklim Değişikliği için Uluslararası Panel, Dnya bankası ve küresel çevre örgütü de konferansa katılacak. Çevre bakanları, konferansın son üç günündeki toplantılara katılacak. Bazı devlet ve hükümet başkanlarının da konferansa katılımı bekleniyor.

Zirvede yeni bir anlaşmaya varılması neden önemli?

Günümüzde atmosfere karbon salınımı tehlikeli düzeylerde. Zirvenin ve anlaşmaya varılmasının önemi, salımlar bu şekilde devam ederse insanlığın ciddi bir yıkımla karşı karşıya olması. Geçtiğimiz 5 sene içinde yaşanan sel, kasırga, kuraklık gibi felaketler devletleri önlem almak zorunda bıraktı. Zirvenin en önemli amacı düşük karbon medeniyetine emekleyerek te olsa ilk adımları atmak. Hedeflenen karbon salınım oranın bugünkü salımların 2020 yılına kadar yüzde 40 azaltılması oalrak belirlendi. Uluslararası İklim Değişikliği Paneli'nin açıkladığı verilere göre 2050 yılında kadar karbon salınımlarının yarı yarıya azaltılması gerekiyor yoksa felaket kaçınılmaz olacak.

İklim değişikilğini önlemenin maliyeti ne kadar?

Birleşmiş Milletlerin geçen yıl açıkladığı rakamlar göre gelişmiş ülkeler her yıl milli gelirlerinin yüzde birini ayırdığı takdirde veya nakit 750 milyar dolar bütçe ayrıldığında yeşil bir sanayi yaratılabilcek.

Kişisel olarak ne yapabiliriz?

İklim değişikliği ile ilgili yürütülen onlarca kampanya var. Birleşmiş Milletler tarafından başlatılan 'Seal The Deal' (bu işi bitirelim), Tck, 350.org bunlardan bazıları... Dilerseniz bu kampanyalara katılabilirsiniz...

Kömürün oluşumu hakkında tuhaf bilgi

kömür oluşumunda agaçlar
kömür ve agaç
Bugün dünya üzerindeki kömürün yüzde 90'ı tahmin edemeyeceğiniz nedenlerden ötürü meydana gelmiş durumda.

Bu öykünün konusu ağaçlar –son derece tuhaf görünüşlü ağaçlar– ve zamanında ortaya çıkmayan mikroplar. Yoklukları 300 milyon yıl önce yaşanmıştı ama yerine getirmedikleri görevler ya da daha doğrusu orada olmayışları nedeniyle yaşananlar şimdi bizlerin yaşamını şekillendiriyor.

 Her şey eski çağlarda bir ormanda başlıyor….

Bu ormanın ağaçları “bizlere fantastik görünecek kadar tuhaftı,” diye yazıyor Peter Ward ve Joseph Kirschvink, A New History of Life adlı kitaplarında. Bazıları dev gibiydi. Kalem misali ince gövdelerinin tepesindeki eğreltiotu benzeri yapraklarıyla uzunlukları 50 metreyi buluyordu. O sıralar ağaçların evrim geçirdiği bir dönemdi, giderek uzuyor, selüloz ve lignin adı verilen bir lif sayesinde ayakta duruyorlardı. O dönemde orada olsaydınız, onların yanında kendinizi fare kadar hissederdiniz.

Bu ağaçların tuhaf yönleri sadece görünüşleri değildi. “En tuhaf özellikleri çok kısa kök sistemleri olmasıydı,” diye yazıyor Ward ve Kirschvink. “Uzuyorlar ve kolayca devriliyorlardı.” Çoğunlukla bataklıklarda yetişen, eğreltiotu benzeri, kule gibi bitki toplulukları canlandırın gözünüzde. Hava sıcak ve nemli, arazi (Avrupa, Amerika kıtaları ve Afrika o zamanlar tek parçaydı) milyonlarca –yok yok, milyarlarca– ağaçla kaplıydı. Havadaki karbonu emiyor, büyüyor, yaşlanıyor, ölüyor, devriliyor ve oksijen salıyorlardı. Burası üst üste yığılan ölü ağaçlarla dolu bir dünyaydı.

Ancak bu ağaçlar öldüğünde, gövdelerini günümüzde olduğu gibi giderek küçük parçalar halinde kemiren bakteriler, mantarlar ve başka mikroplar yoktu, ya da Ward ve Kirschvink’in deyişiyle “henüz ortaya çıkmamıştı.”

Bakteriler vardı elbette ama lignin ve selüloz yiyici mikroplar –en önemli odun yiyiciler– henüz evrilmemişti. İlginç bir çelişkiydi bu. Yiyecek vardı ama yiyecek kimse yoktu. Bu yüzden dev odun yığınları bütün olarak kalıyordu. “Ağaçlar devriliyor ama çürümüyordu,” diye yazıyor Ward ve Kirschvink.

Ağaç gövdeleri ve dalları birbiri üzerine düşüyor ve tüm bu ağırlığın etkisiyle turbaya ve zaman içinde de kömüre dönüşüyordu. Odun yiyen bakteriler olsaydı, karbon bağlarını kıracak, havaya karbon ve oksijen salacaktı. Oysa burada karbon odunda kalıyordu.

Büyük bir karbon miktarından bahsediyoruz. Biyokimyacı Nick Lane, o zamanki kömür oluşum oranının normalin 600 katı seyrettiğini tahmin ediyor. Ward ve Kirschvink şimdi yaktığımız kömürün (Pekin ve Yeni Delhi’de uçuşan kömür tozunun) yüzde 90’ının –evet, yüzde 90! – tek başına o jeolojik dönemden, Karbonifer dönemden, kaldığını söylüyor.

Bu döneme, “karbonifer” denmesinin nedeni çok fazla karbon ortaya çıkmasıydı. “Karbonifer Devir, ormanların muhteşem boyutta toprağa verildiği bir zamandı,” diye açıklıyor Ward ve Kirschvink.

Kısacası, adil (ve biyolojik duyarlılığı olan) bir dünyada kömür madencilerinin kasklarını çıkarıp o minik yaratıkların, odun yiyen bakterilerin, geciken gelişine selam durması gerekiyor. 350 milyon yıl önce var olmadıkları ve bir 60 milyon yıl daha ortaya çıkmadıkları için şu anda devasa kömür katmanları bizi ısıtıyor, bize ışık veriyor ve atmosferimizi kirletiyor. Çevreciler ise, ortaya çıkmakta bu kadar geç kaldıkları için günlerini bu küçük yaratıklara lanet okumakla geçiriyor olabilir.