Dünyadaki önemli müzeler ve kuruluş tarihleri

müzeciligin başlangıcı
dünya müzecilik tarihi

İnsanoğlunda Yontma Taş Devri’nden beri eşya toplama içgüdüsü ve geleneği var. Prenses Ennigaldi Nanna’nın Mezopotamya’daki müzesi ise bilinen ilklerden (MÖ 530). Roma Dönemi’nde bir felsefe kurumu; esin perileri “muse”lerin de tapınağı bağlamında “museion” kavramı ortaya çıkıyor. Eski Mısır’da saray, tapınak, mezar ve kutsal alanlarda değerli eşya toplama geleneği görülüyor. MÖ 306-285 arasında İskenderiye’deki saray bahçesine bir “museion” yapılmış. Çevresinde kitaplık, amfiteatr, gözlemevi, botanik ve hayvanat bahçeleri yer alan, hem akademi hem de manastır niteliği taşıyan bu müzede eski ve yeni sanat yapıtları toplanır ve korunurmuş. İskenderiye Müzesi bu bakımdan günümüzdeki müzelerin ilk örneği. Romalılar da sonradan Bergama, Antakya, Roma ve Atina’da müzeler kurmuşlar. Ortaçağ’da kişisel zevklerini paylaşma amacıyla, önce aristokratlar çeşitli eserleri bir araya toplamaya başlamış. Bu tür koleksiyonların sergilendiği odalara “Merak Odası” (Cabinet of curiosities) denirmiş. Daha sonra Mediciler’in desteklediği mimar ve sanat tarihçi Vasari’nin projesiyle başlayan, sanat eserlerinin korunup sergilendiği, Uffizi gibi ilk müze ve galeriler kurulmaya başlanmış.

Aydınlanma ve sonrası

1746’da Fransa Krallığı sarayındaki eserlerle bir koleksiyon oluşturulmuş. 1750-1780 yılları arasında Paris’teki Lüksemburg Sarayı’nda kralın resim koleksiyonunun sergilendiği müze halka açılan ilk resim galerisi olmuş. Ancak, Büyük Ansiklopedi’ye (Grande Encyclopédie) bakılırsa, çağdaş anlamıyla ilk müze ya da ilk “kamusal koleksiyon” Fransa’da, 27 Temmuz 1793’te, Konvansiyon Meclisi tarafından kurulmuş.

Louvre Sarayı’nda kurulan müzede paha biçilmez hazineler ve savaş ganimetleri sergilenmiş. Oysa Oxford’da 17. yy sonunda kurulmuş olan Ashmolean Müzesi üniversiteye ait bir kamusal koleksiyon olarak o tarihte halka açıkmış. İngiltere’de ilk kez 1759’da British Museum için harekete geçilmiş. Bu dönemde Madrid, Berlin, Budapeşte, Prag, Münih gibi Avrupa’nın birçok başkentinde önemli müzeler açılmış.

19. yy’da dünyanın birçok ülkesinde büyük müzeler kurulmuş. ABD’de ilk halk müzesi, 1773’de kurulan Güney Carolina’daki “Charles Müzesi” olmuş. Amerikalılar 19. yy sonu ve 20. yy’da müze konusuna o kadar yoğun ilgi göstermişler ki ABD’nin bu yüzyılları “Müze Çağı” diye anılır olmuş. 1874’te dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Amerikan Tabiat Tarihi Müzesi, 1880’de New York Metropolitan Sanat Müzesi hizmete açılmış. Japonya Tokyo Ulusal Müzesi 1872’de, Avusturya Viyana Sanat Tarihi Müzesi 1891’de, Belçika Brüksel Güzel Sanatlar Kraliyet Müzesi 1830’da, Fransa İnsanlık Tarihi Müzesi 1878’de, İtalya Ulusal Müzesi 1865’de, Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi 1866’da kurulmuşlar. Günümüzde sanal müzeler dahil, sonsuz çeşitlilikte müze var.

DÜNYA MÜZECİLİĞİNİN İLK KİLOMETRE TAŞLARI

Avrupa’da öncelikle Rönesans İtalya’sının başı çektiği önemli müzeler dünyanın diğer ülkelerinde de 18. yy’da doruğa ulaşmış ve günümüzde de varlıklarını ve önemini korumakta. İşte dünya müzeciliğinde kilometre taşı sayılan bazıları ve doğum yılları!

• Capitoline Müzesi, 1471, Roma • Vatikan Müzesi, 1506, Vatikan
• Kraliyet Silah Müzesi, Londra Kulesi, 1660, Londra
• Botanik Müzesi, 1662, Ambon, (Endonezya)
• Amerbach Müzesi, 1671, Basel, (İsviçre)
• Arkeoloji ve Güzel Sanatlar Müzesi, 1694, Besançon, (Fransa)
• Kunstkammer Müzesi, 1717, St. Petersburg (Rusya)
• İngiltere Müzesi (British Museum), 1753, Londra
• Uffizi Galerisi, 1743, Floransa
• Riga Tarihi ve Denizcilik Müzesi, 1773, Riga (Letonya)
• Hermitage Müzesi, 1764, St. Petersburg
• Prado Müzesi, 1785, Madrid
• Belvedere Sarayı Müzesi, 1781, Viyana
• Louvre Müzesi, 1793, Paris
• Brukenthal Ulusal Müzesi, 1790, Sibiu, Transylvania, (Romanya)
• Charleston Müzesi, 1773, Güney Carolina, ABD
• Hint Müzesi, 1814, Kalküta, Hindistan

Not: müzecilik hakkında daha fazla detaylı bilgi için şu siteyede bakabilirsiniz :

 https://nefissanatlarhapishanesi.wordpress.com/2016/12/09/muzelerin-tarihiturkiyede-ve-dunyada-muzecilikmodern-muzecilik/

Biten pilleri niçin çöpe atmamalıyız

biten pilin dogaya zararı
atık piller

Civa, kurşun, lityum, mangan, nikel, kobalt, kadmiyum gibi kimyasal maddeler pilin içinde bulunan maddelerden sadece bazılarıdır. Çöpe atıldığı taktirde bu maddeler toprağın yapısını kullanılamayacak kadar bozar. Suya karışan metaller ise suyun ekosisteminde büyük bir karışıklık meydana getirir.

Ayrıca bu kimyasallar topraktan beslenen hayvanlara ya da direkt olarak sudan insanlara geçer ve çok çeşitli hastalıklara sebep olur. Kanser, böbrek ve karaciğer hastalıkları, merkezi sinir sistemi bozuklukları, nörobiyolojik bozukluklar bunlardan bazılarıdır. Küçük bir kalem pil, 4 metrekare toprağı kirletip bu toprağı üretim yapılamaz hale getirebilecek kadar kimyasal içerir.

Yeni keşif zehirli karınca

siyah beyaz karınca
panda karınca

Zehri insan öldürüyor!

Mutillidae karınca ailesi, genellikle turuncu veya parlak kızıl renklerde oluyor. Bundan dolayı bu karıncalara kadife karıncalar deniyor. Kadife karıncaların arasında yaygın olarak görülmeyen bir tür ise siyah beyaz renklerde olan panda karıncalar. İnek öldüren karınca olarak da bilinen panda karıncanın zehri bir insanı veya hayvanı öldürebilecek derecede kuvvetli.

Siyah beyaz olmalarının bir amacı var!

Her şeyin birbiriyle uyum içerisinde olduğu doğada panda karıncaların siyah beyaz renkte olmalarının da bir amacı var. Siyah beyaz renkler aposetamik özellikleri temsil eder. Peki aposetamik özellikler nedir?

Siyah beyaz renkler ve keskin desenler bazı böcek türlerinin uyarıcı aracıdır. Bir böceğin zehirli ve tehlikeli olup olmadığını bu renkler sayesinde anlayabilirsiniz. Yani aposetamik özellik, parlak ve uyarıcı renkler anlamına gelir.

Bu karınca türünün kraliçesi ve işçisi yok!

Birçok karınca türünün kraliçe karıncası vardır. Bunun yanı sıra işçi karıncalar da bulunur. Ancak panda karıncaların ne kraliçe karıncası, ne de işçi karıncası bulunuyor.

Panda karıncaların cinsiyeti de yok!

Bu sevimli görünüme sahip panda karıncalarda iş bölümünün olmadığı gibi cinsiyet ayrımı da yoktur. Karıncaların cinsiyeti yumurtaların döllenip döllenmemesine bağlıdır. Binlerce karınca türünden hem renk, hem cinsiyet hem de iş bölümü olarak farklılık gösteren panda karınca her ne kadar sevimli olsa da zehirli iğnesi bir o kadar ızdırap verici.

kaynak:ukalahayvan.com

Dondurucu soğukların insan sağlığana enteresan faydaları

soguk faydalımıdır
soğuk havanın faydaları

1- Daha fazla mutluluk hormonu

Kışın soğuk havasında alınan temiz oksijen, yaza göre yüzde 30 daha fazla. Kana daha fazla oksijen gidince insanın zihinsel aktivitesi artıyor. Bilim adamları, aşırıya kaçmadan soğuk havaya çıkmanın 'mutluluk hormonu' diye bilinen serotonini arttırdığı görüşünde.

2- Daha kolay kilo kaybı

Soğuk havada metabolizmanın çalışma hızı artıyor, bu da zayıflamaya yardım ediyor. Vücuttaki yağın ve kötü kolestrolün yakılması soğukta daha hızlı oluyor.

3- Gençlik aşısı

Soğuk hava insan cildine iyi geliyor; yüzdeki gözenekleri sıkılaştırıyor, şişkinliği azaltıyor. Rus uzmanlara göre, soğuk havanın "estetik" faydası da var.

4- Eklem ağrılarına faydalı

Soğuk havanın, özellikle ilerleyen yaşlarda hissedilen eklem ağrılarına iyi geldiği saptanmış.

5- Mikropları öldürüyor

Pek çok mikrop ve virüs, eksi 10-15 derece civarında üremiyor. Ayazda özellikle grip yaşama şansı bulamıyor. Termometre sıfıra doğru ısındıkça grip riski artıyor. Ancak uzmanlar aşırı soğukların bu 'sıcak yüzü'ne rağmen, -10 dereceden soğuk havalarda dışarıda geçirilen sürenin "yarım saati aşmaması" uyarısında bulunuyor.

Bira üzerindeki köpük nasıl oluşur

bira köpügü neyden oluşur
biranın köpügü

Bira yapımında, özellikle büyük uluslararası bira markaları açısından daha fazla geçerli olmak üzere, biraya her yerde ve her zaman aynı tadı vermek büyük önem taşır. Bunu sağlamak da bira mayasının aynı özellikte olmasına bağlıdır. Maya örneği dondurulup saklanır ve birkaç ayda bir çoğaltılarak yeniden kullanılır.

Örneğin ‘siyah bira’ olarak da bilinen Guinness, bira mayasını gizli bir bölgede, sıvı nitrojen buharında saklamaktadır. Üretiminde kullanılan suyun kalsiyum miktarı dikkatle ölçülür; zira kalsiyumun biraz az ya da fazla olması, malttaki nişastayı şekere dönüştüren enzimleri engelleyebilir. Malt, suda kısa süreliğine çimlenmeye bırakılmış ve sıcak hava üflenerek çimlenme süreci belli bir aşamada durdurulmuş tahıl tanesidir. Maltın ürettiği şeker, damıtma sırasında maya yoluyla alkole dönüşür.

Guinness’i karakterize eden şey biraya kremamsı bir hava veren beyaz köpüğüdür. Birahanelerde bardağa doldurma sırasında kullanılan basınçlı musluklarla oluşturulan nitrojen kabarcıklarıdır bunlar. Nasıl ki maden suyu açıldığında içinden karbondioksit baloncukları çıkıyorsa bira içine pompalanan nitrojen de biradan dışarı çıkar.

Köpüğün önemi

Kutuda satılan Guinness’te ise bu köpüğü oluşturmak için akıllı bir mekanizmaya başvurulur. Kutuda içi bira dolu küçük bir metal bilye vardır. Kutu açıldığında oluşan basınç bilyede minik bir delik açılmasına ve içindeki biranın buradan boşalırken nitrojen baloncukları oluşmasına, böylece Guinness’in kremalı köpüğüne neden olur.

Birada benzer köpük oluşturmak için Fosters marka bira da tabanına lazer yoluyla daireler işlenmiş özel bardaklarla servis yapmaktadır. Bu daireler, biradaki karbondioksit baloncuklarının aynı merkezden oluşmasını, böylece biranın daha köpüklü olmasını sağlar.

Bu köpüğün işlevi sadece görsel değildir. Birada çözülmüş olan karbondioksit ya da nitrojen miktarının tadı üzerinde de önemli etkisi vardır. Uzmanlar, aynı tatlılık oranına sahip iki biranın karbonasyon miktarındaki farklılıklar nedeniyle farklı tatlar bırakacağını, karbonasyondaki artışın tatlılık hissini azaltacağını belirtiyor.

Biranın saklandığı şişenin de tadı üzerinde etkisi vardır. Bira, ışık etkisiyle tadı bozulmasın diye kahverengi veya yeşil şişelerde saklanır.




Örme kumaş ile dokuma kumaş arasındaki fark nedir?

örme ve dokuma kumaş arasındaki fark
örme ve dokuma kumaş

- Örme kumaş üretimi, dokuma kumaş üretimine göre daha hızlıdır.

- Örme kumaşlar esnek bir yapıya sahip olmakla birlikte, dokuma kumaşlarda (lycralılar hariç) esneme yoktur.

- Örme kumaşların nem alma özelliği, dokuma kumaşlara göre daha yüksektir.

- Örme kumaşların yıkama sonrası çekme eğilimi, dokumaya nazaran daha yüksektir.

- Örme kumaşlar dokumaya nazaran daha az buruşur. Bu sebeple katlama ve paketlemesi daha kolay ve hızlıdır.

- Örme kumaşlar daha dökümlüdür. Vücudu kolay sarar.

- Dokuma kumaşların dökümlü olması sağlansa bile, vücut kıvrımlarına tam oturmaz ve örme kumaşlardaki rahatlığı vermez.

- Örme kumaşlar dikildikten sonra yıkanmaya ihtiyaç göstermez, kullanıma hazır olarak tüketiciye ulaşır.

- Dokuma kumaşlardan dikilen ürünlerde, kumaş cinsine ve kullanım yerine bağlı olarak tuşe, dikiş efekti ve görünümde istenilen sonucu alabilmek için, dikimden sonra yıkanır, daha sonra hazırlanarak tüketiciye gönderilir.

- Örme kumaştan yapılan ürünler çorap, tayt, atlet, iç çamaşırı, sweat, t-shırt, eşofman (alt ve üst), bebe giysileri olarak üretilirken,

- Dokumada ise pantolon, gömlek, ceket, kaban, mont, salopet, şort, yağmurluk olarak karşımıza çıkar.

Oscar heykelinin bilinmeyenleri

oscar ödülünün bilinmeyenleri
Rin Tin Tin

1929’da ilk Oscar, daha sonra Naziler için propaganda filmleri yapacak olan Alman aktör Emil Jannings’e verilmişti. Fakat söylentilere göre o yıl asıl ödülü 11 yaşındaki Alman kurt köpeği Rin Tin Tin kazanmıştı. 1918’de savaş sırasında Fransa’da Amerikalı bir havacı tarafından kurtarılan köpek, Hollywood’da kısa sürede ün yapmıştı.

Rin Tin Tin toplam 27 filmde oynamış ve bunların dördü 1929’de çekilmişti. O sıralar yeni kurulan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi, ilk Oscar’ın bir köpeğe verilmesinin yanlış anlaşılabileceği kaygısıyla, Rin Tin Tin en çok oyu almış olsa da ikinci oylamada onu listeden çıkarmış, ödülü Jennings almıştı.

Yani Oscar, başlangıcından beri tartışmalı oldu. Walt Disney 26 Oscar ile ödül sırasında başı çekerken Alfred Hitchcock’un eserleri gereken özeni hiç görmemişti.

Oscar heykeli

Akademi’nin ödül verme konusundaki iç politikası ne olursa olsun, bir gerçek var ki 34.3 cm boyu ve 3,6 kg ağırlığı ile bu altın kaplama heykel gıpta ile bakılan cazip bir obje. Bu, bir film makarasının üstünde, elinde kılıçla ayakta duran bir Ortaçağ şövalyesi heykeli.

1929’daki hali pek değişmeyen heykelin tasarımı MGM stüdyolarının baş sanat direktörü Cedric Gibbons’a ait. 1920’lerin Fransa kaynaklı Art Deco akımından esinlenmişti heykel.

Peki bu heykele neden Oscar adı verilmişti? Heykelin resmi adı Akademi Başarı Ödülü olsa da 1934’ten beri herkes Oscar ‘ı kullanıyor. Akademi de 1939’dan itibaren bu ismi kullandı. Söylentiye göre, Akademi kütüphanecisi Margaret Herrick heykeli ilk gördüğünde, Oscar amcasına benzediğini söylemiş. Bir başka söylentiye göre ise aktris Bette Davis heykele ilk kocasının adını vermiş.

Paha biçilmez mi?

Başlangıçta bronz olarak dökülen heykel 1930’ların ortalarından itibaren Britanya metali üzerine bakır, gümüş nikeli ve 24 ayar altın kaplama olarak imal ediliyor.

1942-45 savaş yıllarında ise metal sıkıntısı olduğundan Oscar heykelleri alçı üzerine boyanmış, bu ödülleri alanlar savaş sonrasında bunları altın olanlarıyla değiştirmişti.

Oscar ödüllerinin satışı ise bir başka ilginç konu olmuştur. 1950’lerden itibaren bu ödül sahipleri veya mirasçıları satmak istedikleri heykelleri piyasaya sürmeden önce 1 dolar karşılığında Akademiye sunmak zorundaydı. Fakat farklı yollardan satanlar da oluyordu. 2011’de Orson Welles’in kızı Beatrice Welles, babasının Yurttaş Kane filmi için aldığı Oscar’ı açık artırmada 861 bin dolara satmıştı.

Fakat Oscar, Hollywood’un paha biçilmez ikonu ve en çok arzulanan nesnelerden biri olarak yerini korumaya devam ediyor.

Dinazorlar hakkındaki yanlış bilgiler

dinazarlor hakkındaki yanlış bilgiler
dinazor

1676 yılında ilk dinozor fosili bulunduğunda, bunun bir file veya dev bir yaratığa ait olduğu sanılıyordu. Yaklaşık yüzyıl sonra, bilim insanları Megalosaurus diye adlandırdıkları bir yaratığın fosillerini buldu ve bu fosili bodur, aşırı gelişmiş kertenkele olarak tanımladı. Daha sonra, 1842’de baş anatomist Richard Owen yeni bir hayvan grubunun parçası olan Dinosauria (Dinozor) veya “Korkunç Kertenkeleler” olarak adlandırdığı Megalosaurus cinsini tanımladı.

O zamandan beri sürekli yapılan yeni keşiflerle, yaklaşık 700 farklı dinozor türü tanımlandı. Bununla beraber, dinozorlar hakkındaki düşüncelerimiz de temelinden değişmeye başladı. Bugün bildiğimiz dinozorlar çocukken okuduğunuz kitaplardaki dinozorlardan oldukça farklı.

1: Dinozorlar kötü ebeveynlerdi

Birçok sürüngen yumurtalarını gömer, yavrularını elinden geldiği şekilde başlarının çaresine bakabilmeleri için bırakıp uzaklaşır. Bu tarz bir ebeveynlik risk taşıyor. Deniz kaplumbağaları yaşamları boyunca binlerce yumurta bırakır ama yalnızca birkaç yavru büyür. Dinozorların da aynı ebeveynlik taktiğini uyguladığı öğretilmişti ama bunun yanlış olduğunu artık biliyoruz.

Dinozorların yaşayan akrabaları olan kuşlar ve timsahlar yumurtalarını ve yavruları korur, dinozorların da böyle yaptığını tahmin etmek de akla yatan bir varsayım. Ve de şimdi elimizde buna ait bir kanıt var. Gobi Çölü‘ndeki araştırmalarda, kuluçkadaki yumurtaların üzerinde bir dinozor işareti bulundu ve Oviraptor ya da ‘yumurta hırsızı’ diye adlandırılan bu dinozorun yuva yağmalama sırasında öldüğü düşünüldü. Fakat sonrasında, yumurtalar üzerinde daha fazla iskelete rastlandı, tıpkı yumurtaları üzerine oturmuş bir kuş gibi. Bu da Oviraptor‘un yumurtaları yemediği, tam aksine onları koruduğu anlamanına geliyor.

2: Dinozorların hepsi pullarla kaplıydı

Dinozorlar ilk keşfedildiklerinde, timsahlarla ve kertenkelelerle akraba oldukları için pullarla kaplı olmaları çok doğal görünüyordu. Gagalı memeliler, boynuzlu dinozorlar, sauropod türü dinozorlar ve zırhlı dinozorlar dahil olmak üzere birçok dinozor pullu görünüme sahiptir. Ama 1970’lerde paleontolojistler kuş akrabaları gibi bazı dinozorların tüylü olup olmadığını merak etmeye başladı.

Bu o zamanlar tartışma yarattı ama 1997’de Sinosauropteryx olarak adlandırılan küçük bir etobur dinozorun pullarla değil, yumuşacık tüylerle kaplı olduğu keşfedildi. O zamandan beri tüyler otçul ornithopod, sivri dişleri olan Heterodontosaurus ve birçok etobur ailesinden Tyrannosauridae yani tüylerle kaplı T.rex de dahil olmak üzere birçok dinozor keşfedildi.

3: Dinozorların hepsinin nesli tükendi

Asteroid neredeyse tüm dinozorları yok ediyordu ama T.rex, Triceratops ve diğerlerini yok ederken bazı küçük tüylü dinozorlar ve muhtemelen bir düzineden daha fazla tür hayatta kalabildi. Bunlar T.rex ve Velociraptor gibi dinozorların uçan kuzenleri ve etobur dinozorların neslinden olan kuşlardı. Ve yalnızca hayatta kalmadılar, geliştiler de. Sonuç olarak bugün on binlerce kuş türüne evrildiler.

4: Dinozorların hepsi büyüktü

Dinozor dendiğinde aklımızda çok büyük, dev yaratıklar canlanıyor. Tyrannosaurus rex bir filin ağırlığından 5 ton daha ağır ve 12 metre uzunluğunda. Ve büyük ihtimalle en büyük etoburlar arasında bile değil. Uzun boyunlu, bitki yiyen sauropod türü dinozorlar devasa boyutlara kadar büyüyor. Devasa Argentinosaurus birkaç kemikten tanınıyor ama boyutlarının 30 metre uzunluğunda ve 80 ton ağırlığında olduğu hesaplanıyor. Karada yaşayan memeliler arasında en büyüğü ve en büyük balinalardan daha büyük. Kara hayvanlarının arasında dinozorlar kadar büyük büyüyebileni hiçbir zaman olmadı.

Ama bütün dinozorlar sandığımız gibi büyük değil. Boynuzlu dinozor Protoceratops bir koyun kadardı. Velociraptor, golden retriever boyutundaydı ve Jurassic Park filminde daha korkunç görünüm vermek için boyutunu büyütmek zorunda kaldılar. Son yıllarda yeni küçük türlerin keşfinde bir patlama yaşandı. Örnek olarak: kedi boyutunda olan yırtıcı kuş Hesperonychus, tavşan boyunda otçul Tianyulong ve bıldırcın boyutunda böcekçil Parvicursor gibi. Büyük kuzenlerine göre, daha küçük türler büyük ihtimalle daha yaygın. Sadece, T. rex’in büyük kemiklerini muhafaza etmesi daha olası ve arazide göze çarpması daha kolay.

5: Dinozorlar nesli tükenmeye mahkum edildi

Dinozorların yok olmasının uzun bir süre değişen çevreye uyum sağlayamadıklarından dolayı olduğu düşünülüyordu . Gerçekte ise, bulunan fosillerle birlikte dinozorların 100 milyon yıldan fazla bir süre boyunca Kuzey ve Güney Amerika, Asya, Avrupa, Afrika ve hatta Antarktika’da yaşadığı biliniyor.

Dinozor türlerinde azalma olduğu düşünülse de, fosiller Dünya’ya yani şu an bildiğimiz üzere Meksika’ya bir asteroid çarptığında, dinozorların 66 milyon yıl önceye kadar yaygın ve çeşitli olduğunu gösteriyor. Çarpmanın ortaya çıkardığı toz, güneşi engelledi ve dünyanın karanlığa gömülmesine sebep oldu. Dinozorlar yok olmaya mahkum edilmemişlerdi, yok olmaları kozmik bir kazanın sonucuydu. Eğer ki asteroid çok çok küçük bir açısal sapma gösterseydi, bugün dünyada hüküm süren tür biz değil dinozorlar olabilirdi.

6: Dinozorların hepsi yeşil ve kahverengiydi

Dinozorlara ait ilk çizimlerde, dinozorlar sıkıcı boğuk gri, yeşil ve kahverengi tonlarında resmedilmişti. Eğer Mezozoik dönem o kadar kasvetliyle, nesillerinin tükenmesine şaşmamalı ama gerçekte renkler çok daha parlak ve cafcaflıydı. Dinozor pul ve tüylerinde yapılan araştırmalarda kertenkele pullarını, kuş tüylerini ve saçımızın renkli belirleyen aynı pigmente, melanine rastlandı. İncelemeler dinozorların siyah, beyaz ve kızıl da dahil olmak üzere geniş bir renk aralığından geldiğini gösteriyor. Birkaç analiz dinozor tüylerinde parlak bir pırıltının da olduğunu gösteriyor.

Sadece bu da değil, birçok dinozorun üzerinde benekler ve çizgiler de vardı. Beyaz karınları ve koyu renkli sırtları vardı. Bu desenler avcılardan ve avlardan saklanabilmek için kamuflaj olarak evrildi ama parlak renkler ve dikkat çekici desenler, tavus kuşunun kuyruğu gibi çiftleşmek için karşı cinsin dikkatini çekmesini de sağlıyor.

Kaynak:  The Conversation - Nick Longrich