Dilimiz hakkında farklı ve ilginç bilgiler

dil hakkında ilgimç bilgiler
tuhafbilgiler.net
1. Güç: Dilimiz vücudumuzdaki en güçlü kaslardan biridir. Örnek vermek gerekirse dünya rekoru 10 kilo kaldırabilen bir dil olarak kayıtlarda bulunuyor. Diliyle uçak, araba gibi araçları çekenleri bir kenara bakacak olursak, dil kaslarına yeterli antrenmanı yaptıran biri 10 kiloya kadar bir ağırlığı dilinde taşıyabiliyor.

2. Genişlik: İnsanlar arasında en geniş dil 8 santime kadar çıkabiliyor. 8 santimden daha geniş bir diliniz varsa kesinlikle bir doktora görünmenizde fayda var çünkü normal oranlardan fazla genişlemiş bir dil kötü hastalıklara delalet olabiliyor.

3. Uzunluk: Dünyadaki en uzun diller ise erkeklerde 10, kadınlarda 7 santime kadar çıkabiliyor. Diliniz daha uzun bir ölçülere sahipse hemen rekorlar kitabına girmek için başvurunuzu yapabilirsiniz!

4. Tatlar : Dilimiz 5 faklı tadı alma özelliğine sahiptir. Bunlar arasında 4 tanesi: acı, ekşi, tatlı ve tuzlu olarak yaygın bir şekilde bilinir. Bilinmeyen ise "Umami" olarak adlandırılan tat türü. En azından ülkemizde bilinmiyor çünkü Türkçe'de bu kelimenin karşılığı olacak bir terim bulunmuyor. Ancak 'buruk mayhoş' olarak tanımlayabileceğimiz bu tadın mucidi Japonlar, tanımlamayı yaparken; uzun süre kalan, ağzı sulandıran ve dilin üzerini kaplayan bir his veren tat olarak anlatıyorlar. Şimdi diyeceksiniz "Kardeşim bildiğimiz dilden konuşun!" O zaman şöyle diyelim; olgun domates, mantar, terbiye edilmiş et, çin pırasası, balık gibi gıdalar umami tadını en net şekilde veren yiyecekler olarak biliniyor.

Bu tat türü 1908'de Japonya'da ortaya atıldıktan sonra, 1985 yılında yapılan bir sempozyumda dünya literatürüne geçecek şekilde kabul edilmiştir. Buradan bu vesileyle bu tadı literatüre sokan Kikunae Ikeda'yı da rahmetle anıyoruz, insanlığa verdiği büyük hizmetten dolayı tebrik ediyoruz.

5. Dil izi: Dil izimiz, parmak izlerimiz gibi kendimize özel bir imzamızdır. Yarın öbür gün bir suç işlerseniz olay mahalinde herhangi bir şey yalamamaya özen gösterin, dil iziniz sizi ele verebilir. Zaten en başta suç işlemeyin dilinizi de buna alet etmeyin.

6. Dil farkı: Dilimizle burnumuz arasında büyük bir tanımlama farkı vardır. Dilimiz herhangi bir maddeyi tadından daha hızlı bir şekilde tanıyacak şekilde, burnumuzdan 25.000 molekülden fazla bir güçle çalışır. Misal madende çalışanlar herhangi bir taşın ne taşı olduğunu kokusundan değil, tadından tespit ederler.

7. Mikroplar: Dilimizde 600 farklı türde bakteri barınır ve ağzımızın içerisinde adeta bir imparatorluk kurmuşlardır. Ancak iğrenmeyin bunların çoğu iyi huylu bakterilerdir ve dilimizin salgıladığı her bir damla sıvıda 1 milyon bakteri bulunur. Bu bakterilere karşı bağışıklığı olmayan bir canlı türünü yalayarak öldürebilir misiniz bilinmez, ancak bilim kurguya girecek olursak teknik olarak ağzımızdaki bakterilere karşı zaafı olan bir uzaylı ırkı dünyayı istila edecek olursa, onları Fransız öpücüğüyle püskürtmek zorunda kalabiliriz.

8. Kültür: Dil hareketleri farklı kültürlerde farklı anlamlara gelebilir. Misal dünyanın genelinde dil çıkartmak, dalga geçmek veya eğleniyor olduğunuzu göstermek anlamına gelebilir. Ancak Tibet'te dilinizi çıkartmak karşınızdaki kişiye "iyi günler" , "merhaba" anlamında bir mesaj gönderir.

9. Temizlik: Dil ağız temizliğimizde birinci derecede rol oynar. Eğer diliniz olmazsa, dışarıdan bir yardım almaksızın ağzınız kendisini temizleyemez. Dil bu konuda reflekslere sahip bir organdır, yemek yemenizden hemen sonra otomatik olarak ağzınızı temizlemeye başlar.

10. Performans: Dilin hangi gıdayı ne kadar sürede tüketebileceğine dair kesin deliller yok ancak Tootsie Roll firması bir lolipopun yarısını dilin ne kadar sürede tüketebileceğini öğrenmek için bilimsel bir deney gerçekleştirmiş. Bu deneyin sonucunu yazının sonunda bulabilirsiniz. Ancak şimdi bir düşünün, bir lolipopun yarısını kaç dil darbesiyle tüketebilirsiniz?

11. Konuşma: Ses çıkartmak dünyadaki kara canlılarının çoğunda bulunan bir özellik. Ancak sesleri bir konuşmaya dönüştürmek insanların uzamanlık alanı. İnsanlar haricinde kelimeleri dile getirebilen canlılar olarak kuşlar başı çekiyor. İnsan, sesini gırtlaktaki ses kolonları içerisinde oluşturur ve ağza gönderir, ağız içerisinde dil, dişler, dudaklar koordineli bir çalışmayla sesi kelimelere ve sözlere dönüştürürler. Fakat bu koordinasyon içerisinde en büyük rol dilindir. Şimdi diş yapınızda bir bozukluk olursa söylediğiniz bazı kelimeler anlaşılmaz. Mesela al dişlerini çok öndeyse "ş" ve "ç" harfleri birbirine karşır. Üst dişleriniz, alt dudağınızın uzanamayacağı kadar çok öndeyse "f" harfi size sıkıntı yaratır. Dudaklarınız olmazsa söyledikleriniz çok güçlükle anlaşılır. Ama diliniz olmazsa hiçbirşey söyleyemezsiniz. Bu yüzden zaten konuştuğumuz lisanlara "Dil" diyoruz. Dil hareketleri konuşmamızı birinci derecede etkiler. Yapılamayan dil hareketleri bize harf kaybettirir. Bunun en yaygın örneği "R" harfidir. Doğru dil hareketi yapılamadığında "R" harfi bir türlü ağzınızdan çıkmaz.

12. Dil Dönmesi: Her ne kadar dilimiz konuşmamızı sağlasa da bazen dilimiz dönmez. Dilimizin dönmemesinin sebebi, birbirinden zor dil hareketlerini art arda yapamayışımızdır. Bilinen en zor dil hareketlerini içeren cümle İngilizce'de yer alır:

"The sixth sick sheiksh's sixth sheep's sick."

cümlesini tek seferde söyleyebilmek çok yetenekli bir dil gerektirir. Antrenmansız bir dilin bu cümleyi söyleyebilmesi mümkün değildir. Nasıl ki akrobatların yaptığı vücut hareketlerini çoğumuz yapamıyorsak, bu cümle de ancak bir dil akrobatının söyleyebileceği türdendir. İngilizler bu cümleyle uğraşa dursun, Türkçe'de henüz;

"Şemsipaşa pasajında kırk kulpu kırık tunç tas has hoş kayısı hoşafı."

cümlesinin üstesinden gelebilen olmadı. Denemesi bedava, tek seferde söyleyebilen ilgili kurumlara başvurusunu yapabilir.

13. Sorunun cevabı: 10. maddede sorduğumuz sorunun cevabına gelecek olursak bir lolipopun yarısını 250 ila 360 dil darbesi arasında bir yalama performansıyla tüketebilirsiniz. Bunun kaç dil darbesinde olacağını yalama hızınız ve dilinizin boyutları belirliyor. Eğer bir lolipopun yarısına 250 darbeden önce ulaşabiliyorsanız derhal rekorlar kitabına başvurabilirsiniz. Ama boşuna uğraşmayın ısırın gitsin!
Devamını oku ...

Gözlerimiz neden yanda değil önde

gözlerimiz neden önde - tuhafbilgiler.net
Gözlerimiz neden diğer hayvanlarınki gibi başımızın yan tarafında değil de öne bakıyor? Bunun bir nedeni üç boyutlu görmek için, ama tek açıklama bu değil…

Hayvanat bahçesinde dolaşırken dikkat ettiyseniz hayvanların çoğunu iki gruba ayırmak mümkündür. Tavuk, inek, at, zebra gibi gözleri kafasının yan tarafında olanlar ile maymun, kaplan, baykuş, kurt gibi gözleri yüzlerinin ön tarafında birbirine daha yakın olanlar. Bu ayrımın arkasında ne yatıyor?

Gözler yüzün ön tarafına doğru yaklaştıkça iki alandaki görüntü üst üste biner. Bu örtüşme sayesinde derinlik algısı oluşur. Gözleri yan tarafa bakan hayvanların bu algısı yeterince yoktur, fakat onun yerine daha geniş açılı bir panoramik görüntüye sahiptirler.

Gözler farklı hayvan gruplarında farklı evrim geçirmiştir muhtemelen. Peki insanların dahil olduğu primatların gözleri nasıl oldu da öne doğru bakacak şekilde evrildi? Bu konuda farklı fikirler var.

Ağaçta yaşam

1922’de Edward Treacher Collins adlı İngiliz göz uzmanı şu açıklamayı ileri sürdü: “Primatların ağaçlarda daldan dala isabetli atlamasını, elleriyle tuttukları yiyeceklerini isabetli bir şekilde ağızlarına götürmelerini sağlayacak bir görme tarzına ihtiyaçları vardı.” Primat atalarımız yem olmamak için ağaçlara tırmanınca, dallar arasında rahat gidip gelmek ve elleriyle avlarını yakalamak için derinlik algısını güçlü kılan bir görme biçimi geliştirecek tarzda evrildi, diyordu Collins.

Daha sonraki yıllarda bu “ağaçta hareket yeteneği hipotezi” birçok kez yenilendi ve genişletildi, ama daldan dala atlarken mesafeyi doğru hesaplama düşüncesi, öne doğru bakan gözlere sahip olmamızın nedeni olarak sayılmaya devam etti.

Fakat Collins’in teorisi, ‘ağaçta yaşıyor olup da gözleri yan tarafa bakan sincap gibi hayvanlara ne demeli?” sorusunu yanıtlamıyordu. 2005’te biyolog antropolog Matt Cartmill farklı bir teori öne sürdü: Başka hayvanları avlayarak beslenen yırtıcı hayvanlar iyi bir derinlik algısına sahiptir. Böylece avlarının yerini daha iyi tespit edip daha kolay avlayabilir.

Cartmill, primatlara özgü farklı evrimsel değişiklikleri de açıklayabildiği için kendi teorisine çok güveniyordu. Örneğin ilk primatlar avlanırken kokudan çok görmeye dayanıyordu. Cartmill, koku alma duyusundaki azalmayı gözlerdeki değişime bağlıyordu; gözlerin burna yaklaşması nedeniyle burun ve beyinle bağlantısı için ayrılan alan daralmıştı.

Gece avlanmak

Nörobiyoloji uzmanı John Allman, Cartmill’in teorisini alarak gece avlanan hayvanları kapsayacak şekilde genişletti. Avlanan tüm hayvanların gözleri öne doğru bakmıyordu. Kedigiller, primatlar ve baykuşların gözlerinin tersine firavunfaresi ya da kuyruksüren, ağaç sivrifaresi ve nar bülbülü gibi avcıların gözleri yana bakıyor. Allman, baykuş ve kedigiller gibi gece avlanan hayvanlar açısından, daha fazla ışık alabildiği için öne bakan gözlerin avantaj olduğunu ortaya koydu. İlk primatlar da gece avlanıyordu.

Röntgen teorisi

Nörobiyoloji uzmanı Mark Changizi’nin ise başka bir teorisi var. 2008’de Teorik Biyoloji Dergisi’nde “röntgen görüntüsü hipotezi”ni öne süren Changizi’ye göre, öne bakan gözler, atalarımıza ormandaki yoğun ağaç dalları ve yaprakları arasında yolunu ve besinlerini görebilme olanağı veriyordu. “Parmağınızı yatay olarak tutup bakışlarınızı onun ardındaki bir noktaya sabitlediğinizde parmağınızı çift görürsünüz ve her ikisi de şeffafımsı bir görünüme sahiptir.” Yani sanki röntgene bakıyormuşsunuz gibi, parmağınızı delip geçerek görüyormuşsunuz gibi olur.

Etrafta çok sayıda şeyin görüş alanına giriyor olması primat gibi büyük hayvanları etkiler. Sincap gibi küçük hayvanlar yaprakların ve dalların arasına başlarını sokarak net görüş edinebilirler. Açık alanda yaşayan büyük hayvanlar açısından bu sorun olmadığından yan tarafa bakan gözlerle rahatça görebilirler.

Kısacası gözlerimizin neden öne baktığı sorusunun yanıtı henüz kesin olarak bulunmuş değil. Her bir teorinin güçlü ve zayıf yanları var. Fakat hepsinin ortak noktası ağaçta yaşam üzerine kurulmuş olmaları.
Devamını oku ...

Kış saati uygulaması insan bedenini nasıl etkiler

kış saati - www.tuhafbilgiler.net
İnsan vücudu doğadaki değişimlere kendini uyarlamak için çok hassas, şaşmaz bir iç saate sahip. Üstelik bu iç saat birçok hücrede var. Bu saatin düzeniyse güneş ışığının göz dibinden beyne ulaşmasıyla sağlanıyor. Kan basıncımızdan vücut ısımıza, bağırsak hareketimizden uyku düzenimize kadar birçok otomatik fonksiyonumuz bu sayede hassas bir şekilde sürdürülüyor.

Uyanmamız gün ışığının beyne ulaşmasıyla uyku hormonunun (melatonin) azalmasına bağlı olduğundan 1 saatlik farklılık bile tüm sistemlerimizi olumsuz etkiliyor. Uyanma saatimizdeki 10-15 dakikalık farklılıkların bile önemli olduğu 40 dakikadan fazla farklılıkların ise beyin ve kalp üzerine çok olumsuz etkileri olduğunu gösteriyor.

Saat farklılığını vücudumuz bir stres olarak algıladığından buna uyum sağlamakta zorlanıyor. Artan bazı hormonlara bağlı olarak kan basıncı artışı, kalp ritim bozukluğu ve kalp krizi riskimiz artabiliyor.

Yaz-kış saati ayarlaması nedeniyle ilk 1 hafta kalp krizi oranlarında yüzde 4 artış olduğu, dikkatsizliğe bağlı trafik kazalarının yüzde 6 arttığı ve bunun da ölümlere neden olduğu belirtiliyor. Öğrencilerin sınav başarı oranında düşüşler olduğunu gösteren çalışmalar da var. Mutluluk hormonu üretimindeki aksaklığa bağlı depresyon ve intihar girişimlerinde de artış olabiliyor.

Biyoritmin kış saatine daha kolay uyum sağlayabilmesi için birkaç gün önceden 10-15 dakika kadar daha geç yatın.

*Sabah da 10-15 dakika geç kalkmaya başlayın.
*Sabahları gün ışığı altında, güneş gözlüğü takmadan yürüyüş yapın.
*Sabah güneşle uyanabilmek için perdenizi aralık tutun.

Devamını oku ...

Ebola virüsü hakkında merak edilen 10 soru

Ebola virüsü -  uhafbilgiler.net
EBOLA VİRÜSÜ NEDİR?

Ebola Virüs Hastalığı (EVH); Ebola virüsünün sebep olduğu, yüksek ölüm oranının görüldüğü, akut başlangıçlı, yüksek ateş, ishal, kabızlık, gaz, ağrı gibi sindirim sistemi zorlukları ve kanamayla seyredebilen bir hastalık.

NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Virüs ilk olarak 1976 yılında Sudan ve Kongo’daki salgınlarda tespit edildi ve Kongo'daki bir nehre hitaben 'Ebola' adı verildi. Virüsün doğal kaynağının Afrika’daki meyve yarasaları olduğu düşünülüyor. Virüslerin varlığı bu yarasaların coğrafi dağılımı ile örtüşüyor.

EBOLA'NIN KAÇ TÜRÜ VAR?

Ebola, Filavoviridae ailesinden bir RNA virüsü. Bundibugyo ebolavirus (BDBV), Zaire ebolavirus (EBOV), Reston ebolavirus (RESTV), Sudan ebolavirus (SUDV), Tai Forest ebolavirus (TAFV) olmak üzere beş farklı türü tanımlanmış durumda. BDBV, EBOV ve SUDV Afrika’daki salgınlara sebep olan türler. RESTV ise Filipinler’de ve Çin’de hastalık ve ölüme sebep olmadan insanlara bulaşıyor.

EBOLA VİRÜSÜ NASIL YAYILIR?

Ebola virüsü, insanlara bu hastalığı taşıyan hayvanların organ, kan ve vücut salgılarıyla yakın teması sonucu bulaşmakta. Afrika’da şempanze, goril, maymun, meyve yarasası ve antiloptan bulaştığı belirtilmiş. İlk önce hayvandan bulaşıyor hastalık; ama bir kişiyi hastalandırdıktan sonra gribal enfeksiyon gibi bulaşan bir virüs hastalığı. İnsandan insana geçiş, bütünlüğü bozulmuş deri veya mukozanın hastalığı taşıyan insanların kan ve vücut salgılarıyla direkt temasıyla meydana geliyor. Ayrıca hastanın ter, tükürük, idrar, kan gibi vücut salgılarının sıçradığı eşyalarla da bulaşma meydana gelebiliyor.

HANGİ BÖLGELERDE GÖRÜLÜYOR?

Bugüne kadar EVH’nin görüldüğü ülkeler; Liberya Cumhuriyeti, Gine Cumhuriyeti, Sierra Leone Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti (Zaire), Gabon, Güney Sudan, Fildişi Sahilleri, Uganda, Kongo Cumhuriyeti, Nijerya Cumhuriyeti. 2014 yılında salgın yaşanan ülkeler ise; Liberya Cumhuriyeti, Gine Cumhuriyeti, Sierra Leone Cumhuriyeti, Nijerya Cumhuriyeti.

EBOLA VİRÜSÜNÜN BELİRTİLERİ NELERDİR?

Ebola virüsü hastalığı için kuluçka dönemi 2-21 gün arasında değişebiliyor; ancak olguların büyük kısmında yaklaşık 7 gün olarak görülüyor. Hastalık yüksek ateş (≥ 38.5°C) ve özgün olmayan ilk bulgular ile başlıyor. Sık görülen belirti ve bulgular; ateş, baş ağrısı, kas ve eklem ağrısı, halsizlik, ishal, kusma, mide ağrısı, iştahsızlık. Eşlik edebilen diğer belirti ve bulgular ise döküntü, gözlerde kızarıklık, hıçkırık, öksürük, boğaz ağrısı, göğüs ağrısı, nefes almada zorluk, yutma güçlüğü, cilt ve mukoza kanamaları veya organ içine kanamalar.

BU VİRÜSTEN KORUNMAK İÇİN NELER YAPMANIZ GEREKİYOR?

İnsandan insana geçiş, bütünlüğü bozulmuş deri veya mukozanın hastalığı taşıyan insanların kan ve vücut salgılarıyla direkt temasıyla meydana geldiği için standart izolasyon kurallarıyla birlikte temas izolasyon kurallarına uyulması önem taşıyor. Ayrıca hastanın ter, tükürük gibi salgılarının sıçradığı eşyalarla da bulaşma meydana gelebileceği dikkate alınmalı. Hastalardan hava yoluyla bulaşma gösterilmemiş olmakla birlikte salgılarda virüs bulunduğu için damlacık izolasyon kurallarının da mutlaka uygulanması gerekiyor.

EBOLA'NIN TÜRKİYE'DE GÖRÜLME OLASILIĞI NEDİR?

Türkiye’de şu ana kadar ebola olgusu saptanmasa da gelmesi zor değil. Dünya artık küçüldü, belirli sınırlarımız kalmadı ve uçak gibi hızlı bir sistemle rahatlıkla bu gibi hastalıklar yayılabiliyor. Sağlıklı görünen bir kişi de hastalığı aldıktan sonra değişik üç-beş ülkeye birden gidebilir bu süreç içerisinde ve hastalığı farkında olmadan yayabilir. Bulaşması, ateşin ortaya çıkması sonrası hızlı gelişen bir hastalık. Hastalığın özgün bir tedavisi ve aşısı bulunmuyor, deneysel tedavi yaklaşımları ve aşı çalışmalarının sürdüğü ve gerekli önlemlerin alınmasının son derece önemli olduğu vurgulanıyor.

SEYAHATLERDE KORUNMAK İÇİN NE TÜR ÖNLEMLER ALINMALI?

Riskli bölgelere önemli bir neden yoksa seyahat etmekten bu dönemde kaçınmak gerekiyor. Sık sık ellerin yıkanması, kişilerin bu amaçla yanlarında alkol içeren el antiseptikleri bulundurulması önemli. Öksüren ve ateşli kişilerin yanında bulunulması durumunda ortamın sık havalandırılması, maske takılması ve mümkün ise el temasından kaçınılması önem taşıyor. Ebola şüpheli bölgeye seyahat sonrası ilk 21 gün içinde ateş yakınması başlar ise, hemen sağlık kuruluşuna başvurulması gerekiyor.
Devamını oku ...

Basketbol topu neden turuncudur

basketbol topu neden turuncu
Butler Üniversitesi Basket Takımı Koçu “Kahverenginin kötü çağrışımları var” deyince bu karar alındı. 1957’ye kadar sarı veya kahverengi olan toplar ABD’nin Butler Üniversitesi’nin basketbol takımının koçunun “Turuncu topu hem oyuncular hem hakem daha kolay görür. Ayrıca kahverenginin kötü çağrışımları var” deyince, 1958’den itibaren parkelerde turuncu topa geçildi.

Teniste de ise toplar genellikle yeşil renk olarak algılanır. Oysa topun gerçek renki sarıdır. 1960’lı yıllarda kortlarda beyaz topun da kullanıldığına da tanıklık edilmiştir. Fakat tenis seyircilerinden yoğun olarak gelen “Göremiyoruz” şikayetleri nedeniyle sarı topta karar kılındı.
Devamını oku ...

İzleyiciler

Blog hakkında

Sevgili çocuklar bu blog ödev sitesi degildir, amacı sadece merak edilen ama çogu kez cevabı bilinmeyen kimi bilgilerin derlemesidir, o nedenle aradıgınız bilgileri detayları ile bulmanız her zaman münkün degildir, bilgiyi sadece ödev amacı ile degil kendinizi geliştirmeniz açısından bir amaç olarak görün ve bu düşünceyle hareket edin. Hepinize iyi okumalar...

Okur takip

ziyaretçi

Son yorumlar