Türkiyede kadınlar yüksek ögrenim hakkını ne zaman elde ettiler

Nuriye Ulviye ve dergisi

Türkiye’de kadınların üniversiteye girebilme hakkını elde etmeleri ile, günümüz feminist kadın dergilerinin büyükannesi sayılan, Kadınlar Dünyası dergisinin çok yakından ilişkisi var. Kadınlar Dünyası dergisini, İstanbul Kadın Müzesi’nde sunulan biyografiler arasında yer alan Nuriye Ulviye, şahsi servetini kullanarak bir grup kadın hakları aktivisti ile birlikte 4 Nisan 1913 ve 21 Mayıs 1921 tarihleri arasında çıkardı. Dergide, eğitim ve çalışma gibi alanlarda hak elde etme politikaları geliştirdiler, kadınlararası somut dayanışma projeleri gerçekleştirdiler, kadınlar için işyerleri kurdular.

Kadınlar Dünyası’nda ‘Biz de maarif vergisi veriyoruz’ yazan kadınlar, yüksek eğitimden yararlanmayı kadının en doğal hakkı olarak tanımladılar. Yüksek eğitim taleplerini entellektüel ve siyasi otoritelere ilettiler. Devletin eğitim siyasetine yön verme stratejisini izlediler.

Kadınlar Dünyası’nda, yüksek öğrenim hakkının kadınlara tanınması için her kesimden kadının katıldığı bir kampanya başlatıldı. Dergideki tartışmalar ve etkili lobi çalışmaları, 7 Şubat 1914’te Darülfünun (üniversite) tarihinde ilk kez kadınlar için konferanslar düzenlenmesini sağladı. Bu konferanslar Türkiye’de kadınların yüksek öğrenime katılmaları sürecinin başlangıcı oldu. 12 Eylül 1914’te bugün yerinde Fen ve Edebiyat Fakülteleri bulunan, Zeynep Hanım Konağı’nda, kadınlar için edebiyat ve fen bölümlerinden oluşan İnas Darülfünunu, yani kadın üniversitesi açıldı.

Günümüzde yüksek öğrenim kurumlarında verilen eğitimin kalitesiyle birlikte, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmış olması ve özellikle de bunun ne kadar kurumsallaştırıldığı, üniversitelerin kalitesini belirleyen faktörler arasındadır. Bu nedenle Türkiye’de kadınların üniversiteye girme hakkını elde etmelerinin 100. yılını, üniversitede toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için geliştirilen politikaları, programları ve iyi uygulama örneklerini uluslararası bir platformda tartışarak kutluyoruz.

Kadınlar Dünyası dergisindeki orjinal metin:

"Kadınların hayatlarını kazanmasına mani olanların bir bahaneleri de, kadınların cehalet ve tecrübesizlikleridir. Acaba ticaret ile temin-i maişet eden erkekler, ticaret mektebinden mi neşet [doğmak, ortaya çıkmak] etmişlerdir, Yoksa tahsil-i âli mi görmüşlerdir? Yüzde sekseninin okuma-yazma bilmediği meydandadır!

"Kadınlar çalışma hayatında ve çalışma hayatının her dalında görünmeye başlayınca ve yenmiş haklarını geri almak için biraz da seslerini yükselterek, bu yolda yavaş ilerlense de muhakkak kazanma kararlılığını da gösterince, bir kısım erkekler telaşa düştüler; ekmeklerinin, maaşlarının kısmen de olsa ellerinden kayarak, kadınlara geçeceği duygusuna kapıldılar. Bu telaş, bu çırpınma acaba güçsüzlük nedeniyle midir? Yoksa kendine güvenememekten midir?"


Kadınlar Dünyası'nın 164. sayısında Posta-Telgraf Nezareti'ne alınan kadınların maaşlarının azlığından yakınmış zam istemiştim. Bir kısım erkekler bu basit dileğimden nedense ürkmüşler; tüm memurluk alanını ve memurluk işlerini, kadınların işgal edeceğini ve sonunda kendilerinin elleri böğürlerinde aç kalacakları kararına varmışlar. Ve hatta bazı erkekler, işi dergimize mektuplar yazarak yardım istemeye kadar bile vardırarak, zayıflıklarınını da gösterdiler. Biz bu mektupları tabii ki, özel bir dikkatle okuyoruz ve böylece erkek ruhunu ve karakterini daha iyi inceleyebiliyor ve anlayabiliyoruz. Bu mektuplardan bir tanesi, gerçekten merhametimize dokundu. Kadın ruhu ya, acıdık ve teselli etmek istiyoruz.


Feminizmin gayesi yalnız kadınlığın hayatını değil, kadınlıkla beraber erkeklerin hayatını da düzenlemektir. Ve her ikisini de, insan olmaları nedeniyle daha rahat ve daha mesut yaşatmaktır.


İyi eğitim yapmış, bilgisiyle, becerisiyle ve zekâsıyla işini güzelce yöneten ve gelecekte de bir eş ile yaşayacak ve evlatlarını da yaşatacak bir kız, neden sahip olduğu kabiliyetlere uygun bir maaş aramasın ve istemesin de, senelerini boş yere geçirsin? Ve aldığı maaş bilgisiyle, becerisiyle, zekâsıyla ve işiyle aynı ayarda olmayınca neden feryat etmesin; sussun ve miskin miskin otursun? İşte azizim, feminizm bu miskinliği kabul edemez."

Çakma yada sahte zeytinyag nasıl anlaşılır

sahte zeytinyagı nasıl anlaşılır
zeytinyagı

Zeytinyağına ucuz tohum yağları karıştırır ya da rafine edilmiş pirina yağına (zeytinyağı eldesinde, son kalan küspeden elde edilen yağ) zeytinyağı karıştırıp ‘natürel sızma’ diye satarsanız define bulmanıza gerek yok; köşeyi bir değil, bin kez dönersiniz.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın sitesine bakarsanız, hile yapan 27 firmayı ve farklı hile çeşitlerini görebilirsiniz.

Bir yağın doğal ya da natürel sızma olarak sınıflandırılması için üç kural var:

1. Yağ, ‘organoleptik’ (duyusal) olarak sıfır hatada olacak (yani oksidasyon, ransidite, fermantasyon olmayacak).

2. Yağ hiçbir kimyasal işlemden geçmemiş olacak.

3. Serbest yağ asitliği, oleik asit (bitkisel yağlardan elde edilen doymamış yağ asidi) cinsinden her 100 gramda maksimum 0.8 olacak. Natürel birinci zeytinyağında ölçütler aynı ama serbest yağ asitliği oleik asit cinsinden her 100 gramda 2.0 gramdan fazla olmayacak.

Bu arada bir parantez açayım: Bir uzmanın, bizler gibi uzman olmayan bireylerin anlayacağı dille anlattığına göre zeytinyağı eşittir gliserin artı oleik asit. Oleik asit zeytinyağının içine tam giremiyor ve bir kısmı serbest kalıyor. Bu serbest kalan miktar ne kadar azsa zeytinyağı o kadar makbul.

İki noktaya dikkat: Birincisi; sıfır asit zeytinyağı diye bir şey yok. İkincisi; rafinasyon yoluyla asidi düşürmek mümkün. İki asitten falan vazgeçtik, ülkemizin en büyük zeytin kooperatifinin üreticilere gönderdiği 04.11.2015 tarihli zeytinyağı barem alım fiyat listesinde 25 asitlik zeytinyağı var. Dünya rekoru olmalı! Çiftçiler zeytinleri kötü şartlarda topladıkları ve zeytinler yerde uzun süre kaldığı için asitler bu kadar yüksek. Zeytinin türü, ekosistem, fabrikaya gelişi ve saklama koşulları da asit derecesini etkiliyor.

Yanlış anlamayın; bahsettiğim kooperatif hile yapmıyor çünkü bu zeytinleri rafinajlık olarak kullanıyor. Ama tabii bu kadar yüksek asit olunca rafinasyon işlemi daha uzun süreli ve ortaya çıkan yağın hiçbir besin değeri ve lezzeti yok.

Rafinasyon ile yüksek asitten 0.8 altına indirip natürel sızma diye satmak hile. Başka tohum yağlarını zeytinyağına karıştırıp natürel sızma diye satmak hile. Riviera yağı natürel sızma diye satmak hile.

HER NATÜREL SIZMA DA AYNI KALİTEDE DEĞİL

Uzman olmayan birinin zeytinyağındaki minik hataları anlayıp sınıflandırmadaki yanlışları bulması mümkün değil. Ama bariz hataları anlamak kolay. Bu konuda, lokantalarımızın çoğu bize yardımcı oluyor. Nasıl mı? Cahillikleri ile! Birçok lokantada zeytinyağları açık olarak masada bırakılır. Işık altında ve sıcakta! Dünyanın en iyisi bile olsa küf ve bayat ceviz gibi kokar. Tadı da kötüdür. Bunları koklayarak en azından nasıl kokmaması ve lezzetinin nasıl olmaması gerektiğini hepimiz anlayabiliriz. Çakma olmayan doğal sızma bulmak zor ama nasıl her düzgün insan üstün zekâlı değilse bütün natürel sızma zeytinyağları da aynı kalitede değil.

Topkapı sarayı ve hazineleri

topkapı sarayı hazineleri


3 kıtaya hükmetmiş bir imparatorluğun hükümet merkezi, yüzlerce yıllık padişah evi, gizemli haremi, dünyanın en zengin hazinesi, el yazması kitapları, silahları, mimarisi ile dünyanın ilgi odağı, Dünya Miras Listesi’nin İstanbul tarihi yarımadasındaki en değerli noktası, Osmanlı İmparatorluğu’nun gözde mekânı Topkapı Sarayı, bugün de turistlerin ilgiyle gezdiği bir yapı… Ve işte o tarihi sarayın en güzel bölümlerinden birindeyiz, Hazine Odası’nda…

Topkapı Sarayı, Müzesi ve Hazine Odası’nın künyesi

Topkapı Sarayı, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1478’de yaptırılmış ve Sultan Abdülmecit Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırana kadar; 4 yüzyıla yakın bir süre, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim binası ve sultanların da ikametgahı olmuş. Fatih Sultan Mehmet’den sonra gelen padişahların da eklediği yeni köşklerle 700.000 m2 ye yayılan saray, günümüzde 400.000 m2 alanda yaşamını sürdürüyor. Sultanlar ve saray halkı, Dolmabahçe, Yıldız ve diğer saraylarda yaşamaya başladıkça Topkapı Sarayı boşaltılmışsa da içindeki birçok görevliyle birlikte yaşamını sürdürmüş. Fatih Sultan Mehmet Topkapı Sarayı’nı yaptırdığında saray binaları bugün olduğu kadar geniş alana yayılmış değilmiş elbette. Ancak Topkapı Sarayı’nda ilk yapıldığı günlerden bugüne kadar var olan bir bölüm var ki burası bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış: Hazine!

Hazineye giren ilk yabancı ve sarayın müzeye dönüşümü

Hazine, adından da anlaşılacağı gibi, sarayın kıymetli eşyalar bölümü, kasası. İmparatorlukta devlete gelen her türlü gelirin beşte biri hazineye aktarılır, değerli armağanlar, saray sanatçılarının ürettikleri ve dışarıdan gelen sanat eserleri buradaki sandık ve dolaplarda saklanırmış. Sultan ve ailesinin sahip olduğu mücevherler, kürkler, altın, gümüş ve diğer değerli eşya, kumaşlar da eklendiğinde bu hazine, dünya çapında bir efsaneye dönüşmüş. Devlet mali sıkıntıya düştüğünde buradaki mal varlıkları paraya dönüştürülerek destek olunur, Hazine de yaklaşık 150 iç oğlanı tarafından korunurmuş. O kadar titizlikle korunurmuş ki sarayda yaşayıp da bu odaya hiç girememiş pek çok insan varmış.

Hazineye, yalnızca padişahlar tek başına girebilirler, padişah yoksa ancak 40 kişilik bir ekiple açılabilirmiş. Hazine, ilk kez, Sultan Abdülmecit’in (1839-1861), dönemin İngiliz Elçisi’ne Hazine-i Hûmayun’daki eski eserleri göstermesiyle bir anlamda ziyarete açılmış. Onun dönemine kadar depolarda duran eserlerin yabancılara gösterilmesi de bir gelenek haline gelmiş. Sultan Abdülaziz (1861-1876), olayı biraz daha kurumsallaştırarak, ampir vitrinler yaptırmış, eserleri artık bunların içinde göstermeye başlamış. Sarayın Türkiye halkının malı bir müzeye dönüşmesi ancak Cumhuriyet’in ilânından sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle mümkün olmuş; Topkapı Sarayı 3 Nisan 1924’de halkın ziyaretine açılmak üzere İstanbul Âsâr-ı Atika Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlanmış, bazı onarımlardan sonra 9 Ekim 1924’de müze olarak ziyarete açılmış.

Hazine Odası’nda neler var?

2001’deki onarım ve iyileştirme çalışmalarından sonra daha aydınlık ve rahat bir ortamda gezilen Hazine Odası, Topkapı Sarayı Müzesi’nin Fatih Köşkü’nde bulunan ve en çok ilgi çeken bölümlerinden ve dünyanın en zengin koleksiyonlarından biri. Bu tür değerli nesne ve eserler ne kadar iyi korunsalar da başlarına bir şey gelebilir endişesiyle, çoğu zaman kopyalarıyla sergilenirler. Oysa burada sergilenen herşey özgün, bu da onların etkileyiciliğini iyice artırıyor. Hazine Odası’ndaki koleksiyon, 4 salonda sergileniyor.

Bir eşi daha olmayan eserler...

Farklı yüzyıllara tarihlenen eserler arasında en büyük ilgiyi kuşkusuz, pek çok roman ve filme konu olan Kaşıkçı Elması ile Topkapı Hançeri topluyor. Bir eşi daha olmayan bu iki eserin yanısıra tahtlar, mücevherler, takılar, hükümdarlık simgesi askı ve sorguçlar, devlet madalyaları, el yazmaları, şamdanlar, değerli maden ve taşlarla süslü çeşitli eşya görenlerin nefesini kesiyor.

topkapı hançeri


Tahtlar

Taht, diğer toplumlarda olduğu gibi Osmanlı’da da önemli işlevlere sahip, çeşitli durumları simgeleyen, genellikle saraylarda bulunan, hükümdarın oturduğu bir tür koltuk. Bunları saray ustaları yaptığı gibi başka ülkelerden de gelen ya da armağan edilen tahtlar olduğu biliniyor. Osmanlıların erken döneminden günümüze kadar gelebilmiş taht örneği yok. Hazine Odası’nda sergilenen 4 taht var ki her biri kendine has farklı işlev ve tarihe sahip. Bunlardan som altın kaplama olan taht, Bayram veya Cülus (tahta çıkma töreni) tahtı olarak da biliniyor. Çünkü saraydaki bayramlaşmalar ve tahta çıkma törenleri, Bab-üs Saade önünde, padişahın da katılımıyla düzenlenirmiş. İşte “protokol koltuğu” olarak da Hazine’de saklanan özel tahtlardan biri de padişahın oturması için buraya getirilirmiş. 18. yy’da III. Mustafa döneminde başlayan bu gelenek, son padişah Vahdettin’e kadar sürmüş. En son onun tahta çıkarken oturduğu bu altın taht, tam 957 adet yakutla süslü. Nadir Şah Tahtı diye anılan, Hint üslubundaki taht ve payesi ise Nadir Şah tarafından Sultan I. Mahmut’a (1730-1754) diplomatik hediye olarak gönderilmiş. Hiçbir Osmanlı padişahı tarafından kullanılmamış. Hazinedeki incili eşya arasında çok önemli bir yeri var. Taht, ahşap üzerine altın mineli plakalarla kaplanmış inci, zümrüt ve yakutlarla süslenmiş. Kuyumculuk tekniği ve biçim açısından Hindistan’da yapıldığı tahmin ediliyor çünkü Nadir Şah, Hindistan’a birçok sefer yapmış ve oldukça büyük ganimetler elde etmiş.

Abanoz ağacından yapılmış fildişi ve sedef kakmalı taht, Sultan IV. Murat’a ait olup 17’nci yy, Türk el işlemeciliğinin en güzel örneklerinden biriyle örtülmüş. Sultan I.Ahmet’e ait, 17. yy ağaç işçiliğinin muhteşem bir örneği olan dördüncü taht ise sedefkâr Mehmet Ağa tarafından yapılmış. Ceviz ağacından, üzeri bağa ve sedef kaplama ve farklı boyutlarda değerli taşla süslü...

Daha neler neler var...

Sultanların sarık veya kavuklarının üzerine taktığı, hükümdarlık simgesi sorguçlar, ok ve yay sadakları ile bir zehirli ok atma yüzüğü de büyük hayranlık topluyor. Hünkârın gücünü temsil eden sorguçlar, değerli taşlarla ve tavus kuşu tüyü ya da başka tüylerle süslenip etkisi daha da artırılmış.

Bu tüyler “süpürge”ye de benziyor ki bu da “Allah’a kulluk etmek” anlamına gelirmiş. Tarihçilere göre bu olgu, tebası üzerinde muazzam bir güce sahip olan padişahlar için bir tür kendini sakinleştirme, “Benden büyük Allah var” deme yöntemi. Selçuklu sultanları da bu sembolü sık sık kullanırmış. Sorguç, zamanla vezirler, sultanlar hatta atların da başlarına takılır olmuş. Hazine Odası’nda, inci, yakut ve dev zümrütlü sorguçlar var. İri taşlı 17. yy’a ait zümrüt askılar da aynı yerde yer alıyor. Bu askılar padişahların oturdukları tahtın tavanında ya da tahtın bulunduğu salonun veya odanın tavanından aşağı bir zincirle asılırmış. Zümrütün bu kadar bol kullanılmasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır’ı ele geçirdikten sonra dünyadaki en önemli zümrüt ocağına da sahip olmasının payı büyük olmalı. Yeşim ve necef de bol kullanılan değerli taşlar arasında. III. Mustafa’nın süslü zırhı, iskeleti ceviz ağacından, dış yüzeyi altın yaldızlı sıvama gümüş olup üzeri elmas, yakut ve zümrütlerle donatılmış süslü bir beşik, mücevher kutuları, kuran kapakları, nişan ve madalyalar, Kâbe hediyeleri, muska ve hamaylı, örtü, kaftan, at koşu takımı ve at başlığı, saç bağı, hotoz, zülüflük, enselik, gerdanlık, iğne, çelenk, küpe, düğme, kemer, kemer tokası, zihgir, halhal, pazıbent, bilezik, yüzük, zincir, saat, köstek gibi eşya da yine Hazine Odası’nda...

Sultan Selim’in vasiyeti

Hazine Odası’nın bulunduğu yapı Fatih Köşkü adıyla da anılıyor. Bu da bir saray geleneği. Her yeni gelen padişahın eklediği köşke onun adı veriliyor. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran ve Mısır seferlerinde elde ettiği kıymetli eşyaların saraya taşınmasıyla da burası tamamen bir hazine odası olarak kullanılmaya başlanmış. Hatta rivayet o ki Yavuz Sultan Selim her seferden döndüğünde Hazine tıka basa dolar, içeri girilemezmiş. En değerli parçalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok güçlü olduğu ve üç kıtada hüküm sürdüğü 16. ve 17. yüzyıllar arasında saraya ulaşmış. Aynı dönemde diğer hükümdarlar da Osmanlı padişahlarına hediye gönderme yarışına girmiş. Bir de Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklardan geri gönderilen kıymetli parçalar da var. Bunlar, “başlarına bir şey gelmemesi” ve Saray’da daha iyi korunacaklarına inanıldığı için geri dönen parçalar... Hazine Odası’nın girişinde sergilenen, Yavuz Sultan Selim’e ait, üzerinde “Ancak Allah’a tevekkül ederim” yazan kırmızı akik mührün de ilginç bir öyküsü var. Yavuz Sultan Selim, “Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayûn benim mührümle mühürlensin” demiş. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, Hazine’nin kapısı daima Yavuz’un mührüyle mühürlenmiş.




Doğadaki en dayanıklı biyolojik madde

dayanıklı biyolojik madde
Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü
ABD’li bilim insanları, doğadaki en dayanıklı canlı dokunun, mikroskobik alg (su yosunu) türü bir canlı olan diyatomlarda (tek hücreli deniz otu) bulunduğunu keşfetti.

Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde (Caltech) Julia Greer ve ekibinin çalışmasında, ortalama 20 mikron boyundaki canlıların ‘silis’ adı verilen maddeyle kaplı hücre duvarlarının (frustule) şaşırtıcı dayanıklılığı ortaya çıktı.

Hücrelerin zahmetli yöntemlerle birbirlerine ekleyen ekip, ortaya çıkan yapıyı dayanıklılık testine tabi tuttu. Yapının ağırlığının dayanıklılığına oranı, insan kemiği veya hayvan boynuzundan daha yüksek çıktı.

Hücre duvarlarının bal peteğine benzer gözenekli yapısıyla ortamdan besin topladığını tespit eden araştırmacılar, aynı nedenle basınca karşı dayanıklı olduklarını düşünüyor.

Silis maddesinin kuvvetli fakat esnemeye dayanıksız bir yapısı olduğunu söyleyen Greer, aynı maddeden oluşan camın bu basınç altında kolayca çatladığına dikkat çekti. Ekip şimdi, diyatomun yapısını taklit ederek daha sert yapay maddeler üretmeyi hedefliyor.

Sanat tarihinin ilk kitabı kime aittir

Giorgio Vasari ve kitabı

Giorgio Vasari’nin, ilk baskısı 1550’de yapılmış, özgün adı “Cimabue’den Zamanımıza En Mükemmel İtalyan Mimarlarının, Ressamlarının ve Heykeltraşlarının Hayatları” başlıklı kitabı “sanat tarihinin ilk kitabı” olarak kabul ediliyor. 300 yıllık bir zaman kesidini kapsayan kitabın önemi, bir taraftan kullanılan sistematik ile biçimsel yönü. Yani, ardından gelenlerin işini kolaylaştırırken, bir taraftan da içeriği ile İtalya’da sanata daha çok saygınlık kazandırıp, daha çok yatırım yapılmasını sağlamış.

Ali Artun, çalışmalarını Medicilerin himayesinde yapan Vasari’nin, bu açıdan “sanat yönetimi”nin de pîri sayılabileceğine dikkat çekiyor ve onun bir başka “ilk”ine işaret ediyor:

“Vasari’nin bir diğer hizmeti de tarihteki ilk akademinin kurulmasıdır: Accademia del Disegno. Her ne kadar Akademi’nin yöneticileri arasında I. Cosimo Medici ve Michelangelo’nun adı geçse de, tasarı onundur. Çünkü o lonca üyeliğine tenezzül etmez. Medicilerin çevresinde ressamlara ilk kez bir zanaatkâr gibi değil de, bir şair, bir filozof gibi muamele edilen bir atmosfer oluşturur.”

Hem biyografik, hem dönemsel

“Yaratıcılığın tanrıya mahsus, sanatın da ancak bu olguya aracılık edebilecek bir zanaat olduğu” görüşünün hakim olduğu Ortaçağ’dan çıkmaya başlayan İtalya’da, Vasari önemli sanatçıların yaşamını ve eserlerini inceleyip bunları kronolojik bir sıralamayla yazıya dökmüş. Aslında kendi bakış açısı da Hristiyan teolojisinden temellenen Vasari, kitapta İtalya’da Orta Çağ’dan beri kullanılan resim, heykel ve mimarlık tekniklerine geniş yer vermiş. Bunu yaparken, yalnızca biyografik değil, değişimin ruhunu da dönemsel olarak yorumlayıp kendinden sonra gelecek sanat tarihçilerinin uzun zaman kullanacağı bir sistematik yaratmış. Kitaptaki dönemsel yapı, biyografik içerik ile de uyumlu:

14. yy: Sanatlarda kusursuzluğu yakalama çabası, Çocukluk, Giotto.

15. yy: Sanatların mahvolması; Gençlik, Massacio.

16.yy: Yeniden yapılanma - yeniden doğuş; Olgunluk, Michelangelo.

Rönesans’ın isim babası

Rinascita” sözcüğü ile Rönesans’ın isim babası da olan Vasari, kitabın 1568’deki ikinci basımında Floransalı olmayan sanatçılara da yer verip, o sırada ölmüş olan Michelangelo’nun biyografisine önemli eklemeler yapmış. Kitapta bir sekizgen “ideal şehir plânı” bile var. Giorgio Vasari’nin kitabı Elif Gökteke’nin çevirisi ile Türkiye’de de Sel Yayıncılık tarafından 2013 Eylül’ünde yayınlandı. Türkçe kitabın başlığı, “Sanatçıların Hayat Hikâyeleri”.

VASARİ’NİN YAŞAM ÖYKÜSÜ

• 30 Temmuz 1511 ’de Arezzo’da doğdu, 27 Haziran 1574’te Floransa’da öldü.

• İlk resim derslerini Luca Signorelli’den aldı. 1524’te Floransa’ya giderek Andrea del Sarto ve Baccio Bandinelli’nin yanında çalıştı.

• Michelangelo’yla tanışması onun için bir dönüm noktası oluşturdu ve yaşamı boyunca onun sadık bir izleyicisi oldu.

• Floransa ve Roma’da, konusunu tarihten alan çok sayıda resim ve fresk yaptıktan sonra 1555’te Medicilere Vecchio Sarayı’nı yapmakla görevlendirildi.

• 1560’ta Floransa’da devlet ofisleri Uffizi Galerisi’nin yapımına başladı. Ölümünden sonra öğrencileri tarafından bitirilebilen bu ünlü yapı bugünkü Uffizi Müzesi.

• Resim alanındaki en ünlü yapıtları ise Vecchio Sarayı’nda Floransa’nın ve Medicilerin tarihini anlatan fresk dizisi ile Roma’da San Giorgio Sarayı’nda yaptığı 100 Gün Freski.

• Arezzo’daki evi de Casa Vasari Müzesi olarak ziyarete açık.

Eski dünyanın tuvalet kültürü

ilkçagda tuvalet kültürü
Latrina

Latrina, banyo, hamam, yıkama, yıkanma anlamına gelen Latince Lavare’den türemiş bir sözcük. Eski çağ şehirlerindeki ortak tuvaletlere bu ad verilmiş. İngilizcesi latrine. Bu sözcük “pit latrine” (“pislik çukuru”) olarak hâlâ yaşıyor. “pit latrine”, toprağa kazılmış bir çukur ve üzeri örtülü ilkel bir tuvalet demek. Vahim sağlık sorunlarına yol açtığından Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Afrika başta olmak üzere, gelişmemiş bölgelerde hâlâ yaygın kullanılan bu ilkel tuvaletlerin standartlarını da belirlemiş. Ülkemizde de Cumhuriyet’ten sonra çıkarılan Köy Kanunu ve diğer düzenlemelerle bu konu sağlıklı hale getirilmeye çalışılmıştı. İngilizce’de kimi kamp tuvaletlerine de aynı ad veriliyor. Arkeolojik terminolojide latrina, “ilk ve gelişkin örnekleri Roma Dönemi’nde görülen, su ve kanalizasyon sistemleri ile destekli, bir duvar boyunca yüksekçe bir seki üzerine açılmış deliklerden oluşan, önündeki oluktan su akan, genel tuvalet” anlamına geliyor.

İlk kanalizasyonlar, ilk tuvaletler...

Arkeolojik bulgular, eski çağlarda bu coğrafyalarda yaşamış uygarlıklarda, temizlik-pislik kavramlarının gayet iyi bilindiğini ve sadece içmek için değil, temizlik için de yerleşim alanlarına su getirildiğini gösteriyor. Kanalizasyon şebekesi izlerine ise ilk olarak Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Küçük Asya, Miken ve Girit uygarlıklarında rastlanmış. MÖ 2. yy’a tarihlenen farklı tekniklerle yapılmış en eski sistemlerin izleri, Anadolu’da Hitit Dönemi’nde Yazılıkaya’da, Alaca Höyük’te ve Zincirli’deki Arslantaş’ta bulunmuş. Alacahöyük tabakasındaki kanalizasyon şebekesinde kil borular kullanılmış, Arslantaş’ta dikdörtgen kesilmiş kireçtaşı taşlarla düzenleme yapılmış ve kanalların içi asfaltla kaplanmış. Bunlar genellikle saraylar ve zengin evlerinde görüldüğünden ve temizlenmesi için hizmetli çalıştırılabileceği varsayıldığından genel olmayıp “özel tuvalet” olduklarına hükmedilmiş. İon uygarlığında bebekler, çocuklar, erkek ve kadınlar için farklı malzeme ve biçimlerde yapılmış ve tuvalet eğitiminin varlığını gösteren, “lazımlık”lar kullanılmış. Pella, Priene, Delos, Antioch (Antakya) ve Alexandria’da ise su sirkülasyonu ve atık kanalizasyon sistemine sahip tuvaletler saptanmış.


Mataellolardan Lavatrina’ya Roma Hukuku’nun tuvalete müdahalesi

Romalılar da tuvalet ihtiyacını Mataello denen özel kaplar ya da Sella pertusa denen ortası delikli sandalye biçimindeki oturaklarla giderir, sonra bunları ya ortak kullanılan bir foseptiğe ya da doğrudan pencereden sokağa boşaltırlarmış. Kimi varlıklı Romalılar altından ya da değerli taşlarla süslü Mataellolar da yaptırır, bunlarla ortalık yerde gösteriş yaparmış. Foseptikler ise temizlik işçileri tarafından geceleri boşaltılırmış. İnsula denilen çok kiracılı büyük evlerde tuvalet olarak binaya dahil edilmiş genel oturaklar kullanılırmış. Pencereden boşaltılanlar arttıkça sokaktan geçenlerin üzerine gelmeye ve onları olumsuz etkilemeye başlamış. O zaman da Roma Hukuku devreye girip, “mağdur”a dava açıp, tazminat isteme hakkını tanımış. Şayet “fail” belirlenememişse, tazminat o evde oturanların tümünden alınırmış.

Bir buluşma yeri olarak latrina

Pompei kazılarında, 300 evde görüldüğü gibi, evlerde, yıkanılan yerin içinde yapılıp atık su şebekesine bağlanan ilk tuvaletlerden sonra, su mimarisi ve mühendisliği geliştikçe genel tuvalet işlevli, kanalizasyon ve su şebekesi bağlantılı latrinalar yapılmaya başlanmış. MS. 1. yy’dan itibaren latrinaların sayısı hızla artarken MS. 2. yy ortalarında aynı anda 80-85 kişinin kullanabildiği latrinalar yapılmış. En tipik örnekleri başta Roma olmak üzere Pompei, Atina, Ostia, Küçük Asya’da Ephesos, Pergamon, Metropolis, Sardes, Magnesia, Side’de ve Kıbrıs’ta Salamis gibi şehirlerde yer alıyor. Buralarda ihtiyaç giderildikten sonra gene ortak kullanılan ucu süngerli bir sopa ile silinilirmiş. Bunlar tuvaletlerin önüne konan kovalar ya da ortadaki bir küçük havuzda durur, kullanıldıktan sonra aynı yerde yıkanıp bir başkasına geçirilirmiş. Bu yüzden hastalıklar artınca tıp bilginleri de bu soruna dahil olmuş. Önceleri fakir halkın kullandığı latrinalar sonradan imparatorluğun güç göstergelerinden biri olarak daha özenli hatta ihtişamlı biçimler aldığında önemli siyasetçiler ve zenginler de burada toplanmaya ve ihtiyaç giderirken sohbet etmeye, kimi önemli konularda burada karar da almaya başlamışlar. Eh, ziyafetleri 20 saate yakın süren Romalıların latrina muhabbetine de şaşılmasa gerek.


Dolandırıcıların insanı kandırma becerisi

insan nasıl dolandırılır

Usta dolandırıcılar, ikna çabalarını, insan motivasyonunun iki yönüne yöneltirler:

insanın bir şey yapmak için harekete geçmesini sağlayan eğilim ve bunu yapma isteklerini engelleyen atalet. 2003’te iki Amerikalı sosyal psikolog bu iki ikna taktiğini formüle etti.

Alfa adı verilen birinci taktik bir şeyin cazibesini artırmayı içeriyordu. Önerilen şeyin mükemmel bir fırsat olduğu, sizin de onu yapacak en iyi kişi olduğunuz, bundan ne kadar kazançlı çıkacağınız vs. fikri aşılanıyordu. İkincisi omegaydı ve direnişi kırmayı hedefliyordu. Yani sizi, yapılan önerinin kolaylığına ve bundan kaybedecek hiçbir şeyiniz olmadığına ikna etmeye yönelikti.

Psikologlar bazı insanların kazanç odaklı düşündüğünü, bazılarının ise kayıp ve hatalardan sakınmaya çalıştığını belirtiyor. Yani alfa ve omega taktikleri birlikte bu iki yaklaşım tarzını da kapsamış oluyor.

İkna kuralları

Psikologlar, insanı ikna etmede kullanılan altı kuraldan söz ediyor:

1- Karşılıklı fayda: Ben senin sırtını kaşırım, sen de benim
2- Tutarlılık: Bugün de dün inandığım şeye inanıyorum
3- Sosyal onay: Bunu yaptığım için aidiyetim olacak
4- Arkadaşlık ya da hoşlanmak
5- Kıtlık: Acele etmek lazım, yoksa bitecek
6- Otoriterlik: Neden söz ettiğinizi biliyorsunuz

Ebru nedir ve nasıl yapılır

Ebru sanatı

Ebru, doğal maddelerle yoğunlaştırılmış bir suya, özel olarak hazırlanmış doğal boyaları fırçayla kat kat serpip, suyun yüzeyine çıkan renk ve desenlerin kâğıda aktarılması sanatı. Önce hat sanatının bir dalı iken sonradan bağımsızlığını ilân eden ebru, günümüzde de yaşatılıyor ve bazı psikolojik rahatsızlıkların tedavisi dahil, çok çeşitli alanda kullanılıyor.

Ebru’nun etimolojisi Çağatay Türkçesi’ndeki “ebre”ye (hâre gibi dalgalı, damarlı) kadar iniyor. Orta Asya’dan, önce İran’a gelen bu sanat, orada bulut kümelerine benzediği için “ebri” (bulut, bulutumsu) adını almış. Anadolu’da ise “ebrû” (Farsça kaş) diye adlandırılmış. Araplar ebruya “Varak’ul Müzecca” (süslü kağıt) derken Batılılar da özellikle Almanya, Fransa, İtalya ve Amerika’da pek benimsenip sahiplenilen ebru desenlerini damarlı mermere benzetip “Türk mermer kağıdı” demişler. Ustadan çırağa geçen bu sanatın erbabına Osmanlı’da “Ebrizen” denirmiş. 20. yy başında unutulmaya yüz tutan ebru, üstad Hezarfen Mehmed Necmeddin Okyay ve onun öğrencisi Mustafa Düzgünman sayesinde canlanmış. Onlardan sonra Sacit Okyay, Sami Okyay, Fuat Başar, Alparslan Babaoğlu, Sabri Mandıracı, Sadreddin Özçimi, Sedat Altınöz, Hikmet Barutçugil, İsmail Dündar, Mahmut Peşteli gibi ebru ustaları geleneği sürdürmüş...

Ebrunun hem ilkokulu hem üniversitesi: Battal Ebru

Bu nitelemeyi ebru üstadlarından Mustafa Düzgünman yapmış vaktiyle.  Klasik Türk ebrusunda, yapılacak motiflerin hemen hemen hepsine “battal ebru” ile başlanıyor. Battal ebru, ebrunun temeli olup ebrucunun ustalığı, battal ebrularından anlaşılıyor. İşe başlanırken, fırçayla alınan boya, fırçaya parmakla vurularak tekneye atılıyor. Bunun dengesi çok önemli. Aksi halde “falso”lar; yani büyük boşluklar ortaya çıkıyor. Bunu da boyaya batırılan fırçanın ne oranda sıkıldığı belirliyor. Fırçadaki boya çok sıkılırsa daha ufak damlalar, az sıkılırsa daha büyük damlalar elde ediliyor. Suya birkaç renk kat kat eklenebiliyor. Renkler boyaya katılan öd miktarıyla oranlı olarak birbirlerini itip su yüzüne çıkıyor, sonra da kağıda geçiriliyor. Hiç bir müdahale yapılmadan ortaya çıkan battal ebruya bir tür fon demek de mümkün. Daha sonra kağıda çıkacak desenler insan eli müdahaleleriyle çeşitlenebiliyor. Bunlara desenlerine göre Gelgit ya da Taramalı, Hafif, Bülbül Yuvası, Şal, Taraklı, Çiçek, Çarkıfelek gibi adlar veriliyor.

Biraz toprak parçası, bir tutam at kuyruğu, bir gülün kuru dalı ve hayvan ödü... İşte ebru malzemeleri! Yukarıdaki cümlenin bir devamı da var: “İşe yaramaz gibi görünen, ilk bakışta hiçbir değeri olmayan şeyler birleşip ebru sanatını oluşturuyor!” Ebru ile ilgili çoğu güncel kaynaktan gönderme yapılan bu tanım, İsviçreli ebru öğrencisi Virginia Passaglia’ya ait. Gerçekten de ebru için herhalde en azından bir masa, tekne denen bir su-boya kabı, boya ve kağıt gerekli. Ama bir dizi yan malzeme de var. Onlar ne kadar doğru seçilirse seçilsin bilgi, teknik, deneyim ve sabır olmazsa suya değdiği andan itibaren renkler alıp başını gidiyor. Şimdi onlara bir göz atalım.

Kağıt: Emici, genellikle birinci hamur, lakesiz mat kâğıt, ebru için en uygun olanı.

Su: Boya ve suya yoğunluk verecek diğer yan malzemenin içinde karıştırılacağı saf su. Eskiden yağmur suyu kullanılırmış. Şimdi dinlenmiş, kireçsiz musluk suyu da kullanılabiliyor.

Tekne: Budaksız bir çam ağacının kerestesinden oyularak yapılanı en makbul olanı.

Toprak boya: Ebrunun doğal boyaları eskiden topraktan elde edilir, ezilen toprak bir elekten geçirilir ve suda süzülerek kullanıma hazır hale getirilirmiş. Günümüzde ezilmeye hazır ya da toz boyalar da var.

Destiseng: Mermer, porselen veya sert taştan yapılan boya ezmeye yarayan alet. Toprak boyalar mermer ve destiseng yardımıyla ezilerek macun kıvamına getirilerek kullanılırmış.

Öd: Genellikle büyük baş hayvanlarınki, “kumlu-kılçıklı” ebru yapımı için kalkan balığınınki tercih edilen öd, safra kesesi özsuyu olup benmaride 20 dakika ısıtılıp üzerindeki köpük alınıyor. Bu sırada pek güzel kokular çıkmadığından bu işlemin açık havada yapılması salık veriliyor! Günümüzde resim malzemesi satılan yerlerde rafine öd de bulunuyor. Öd, boyalara belli oranda karıştırılıp onların diğer renkleri iterek yüzeye çıkmasında kullanılıyor.

Kitre: Ebruda kullanılan suyun belli bir yoğunlukta olup boyayı yüzeyinde tutabilmesi ön koşul. İşte suya bu özelliği veren madde de kitre! Kitre, Türkiye’nin güneyinde yetişen “geven” dikeninin özsuyu. Geven yılda iki kez özsu salgılıyor. İlki ebru için daha uygun. Gevenin gövdesi çizilip, birkaç gün bekleniyor. Akan özsu kuruduktan sonra ağaç kabuğu görünümü alıyor. Aktarlarda da satılan bu kabuklar yani “kitre”, belli oranlarda suya konup kapalı bir kapta bekletiliyor. Su yeterli yoğunluğa ulaşınca, kalıntılarından arınması için süzülüyor. Esasen suya en iyi yoğunluk veren madde sahlep ama o çok pahalı olduğundan kitre kullanılıyor.

Deniz kadayıfı: Kitrenin hazır olması yaklaşık 5-6 gün zaman aldığından, yerine 1 saatte sonuç veren, deniz kadayıfı da (bir yosun türü) kullanılabiliyor. Toz halinde satılan deniz kadayıfının 50 gramı 5 litre saf suya konuyor. Bir el mikseri veya kaşıkla iyice karıştırılıyor. İçindeki hava kabarcıkları yüzeye çıkıp kaybolana kadar tekrar karıştırılıp su kullanıma hazır hale getiriliyor.

At kılı ve Gül Dalı: Boya fırçası yapımında kullanılan at kılları, yaşlı atların kuyrukları veya yelelerinden elde edilmekte olup, kuyruk kılları en iyi sonuç vereni. Nedeni, dokusundaki gözeneklerin boyayı tutması, fırçadan bir vuruşta kayıp akıtmaması. Esnekliği ve kolay küf tutmaması nedeniyle de fırça sapında gül dalı tercih ediliyor.

Neft: Terebentin yağı da denen neft, tek başına serpildiğinde ebru üzerinde boşluklar açmaya yarıyor.

Mil: Kurşun kalem kalınlığında pirinçten bir çubuk. Tekneden ebrulu kağıdı alırken üzerindeki kitreyi sıyırmaya yarıyor.

Arap zamkı: Ezme yaldız, varak altın, mürekkep ve yazılı ebru yapımında kullanılan bu madde, Senegal ve diğer bazı Afrika ülkelerindeki akasya ağaçlarından akıp havada katıla- şan bir zamk çeşidi. Akkâse ebru tekniğinde sık kullanılıyor.

Ebru ve ebru sanatı hakkında ve ebrunun yapılışı ile ilgili videomuzu izleyerek daha ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz...