Fresk nedir ve nasıl ortaya çıkmıştır

fresk örnegi
fresk

Fresk, mağara resimleriyle tarih öncesine kadar iner. Bilinen en eski fresk ise Anadolu’da, Çatalhöyük ve Hacılar kazılarında bulunmuş olup, MÖ 7. yy, Cilâlıtaş Devri’ne ait. İtalya’da Ortaçağ sonlarından 17. yy’a kadar, ya olguları belgelemek için ya da sadece dekoru süslemek amacıyla, iç mekân duvarlarına uygulanan başlıca resim tekniği fresk olmuş. Mezopotamya Uruk’taki Boyalı Tapınak’takiler ile Teleylat-Gasul’de bulunan geometrik süslemeli freskler MÖ 3. binli yıllardan. Asur, Nuzi Sarayı duvarlarındakiler MÖ 2. bin yıl ortalarına ait. Fenikelilerin, Girit’teki Minos uygarlığının ve Roma’nın fresk zenginliği de bulgularla destekli. Pompei ve Herculaneum’daki bulgular, freskin ev içlerinde yaygın olduğunu gösteriyor. Domitillia ve Priscilla katakombları (ilk Hristiyanların yer altına yaptıkları mağara mezarlar) ise Kapadokya kaya kiliselerinde olduğu gibi İsa’dan sonraki ilk yılların freskleri, Hristiyan sanatının öncüsü olarak kabul ediliyor.

Hindistan, Ellora ve Ajanta’daki Budha tapınak freskleri MS 5. ve 8. yy’lara ait. Fresk, Doğu Roma’da imparatorluk kuruluşundan 15. yy ortalarına kadar mozaikle birlikte bolca kullanılmışsa da son dönemde pahalı olan mozaik terk ediliyor.

15. yy’da Sırp ve Makedonya kiliselerinde, sonra Osmanlı Giriti’nde ve Aynoroz Manastırı’nda gelişkin fresklere rastlanıyor. İslam sanatında ise insan resmi haram sayıldığından, manzara, çiçek ve meyvalı kompozisyonlarda olduğu gibi, fresk yalnız sivil mimaride ve küçük ölçekte kullanılıyor.

Ortaçağ’dan Rönesans’a

13. yy’dan sonra en başarılı freskler İtalya’da görülmüş. Cimabue’den (1240-1302) Michelangelo’ya bir çok usta sanatçı fresk tekniğini de geliştirmiş. Michelangelo’nun Sistine Şapeli tavanındaki “Adem’in Yaratılışı” ve “Kıyamet Günü”, Rafael’in “Atina Okulu” ve “Loggia”sı dünyadaki en başarılı freskler diye değerlendiriliyor. Ancak, freski yeniden yaratan başka biri var ki o da Erken Rönesans’ın öncülerinden Giotto! O, Aziz Francesco’nun yaşamından kesitler içeren ilk önemli çalışması olan Assisi fresklerinde, çiçekler, kuşlar ve güneşle konuşabildiğine inanılan Aziz’in öykülerini o kadar canlı resmetmiş ki sonunda bu kompozisyonları “tanrısal bir anlayışla yaptığı”na hükmedilmiş. Giotto’nun “ilk”leri arasında resme perspektif, üçüncü boyut, duyguları yansıtan ifadeler ekleme ve esere imza atma da var ki böylece sanat, bir zanaat ve anonim uğraş olmaktan çıkmış. Assisi Kilisesi’ndeki freskleri ile devrim yaratan Giotto’nun açtığı çığırı, Gaddo Gaddi ve oğlu Taddeo Gaddi, Simone Martini, Ambrugio Lorenzetti, Orcagna, Masaccio gibi sanatçılar olgunlaştırmış.

Rönesans’a doğru

Giotto ve çağdaşları Ortaçağ’ın kuralcı, dinselsimgesel resim ekolünün terkedilmesi ve nesnelerin doğal halleriyle gösterilmesini savunmuş. Nitekim o sıralarda edebiyat ve plastik sanatlar ve mimari de Ortaçağ’ın din odaklı bakış açısından yavaş yavaş kurtulmaya, merkeze insanı alan yeni akım, “Rönesans” kimliğinde Floransa’dan Avrupa’ya yayılmaya başlamıştı. Rönesans’la doruğuna ulaşan ve kimi dini tasvirlerden öte, toplumsal değişimi de tıpkı bir görsel belgesel gibi resimleyerek tarihe armağan eden Fresk sanatı, Barok dönemde, 18. yy’da Tiepolo gibi ustalarla varlığını sürdürdüyse de giderek önemini yitirmiş.

Fresko ne demek, nasıl yapılır, kaç çeşidi var?

Fresco, İtalyancadaki “taze” sözcüğünden türemiş bir teknik. “Duvar resmi” anlamına da geliyor. “Tazelik”, resimlenecek yüzeyin yıkanmış dere kumu ve sönmüş kireçten yapılması gereken bir sıva ile henüz astarlanmış olması demek.

İlk sıva kuruyunca dayanıklığı artırmak için bir sıva daha yapılıp, işte bu tabaka henüz ıslak, “taze” iken resme başlanması gerekiyor. Fresko boyaları da madeni toz boyaları su ve kireç bileşimi bir bağlayıcı ile karıştırarak hazırlanıyor. Sıvanın kuruması ve resimleme için ressamın en fazla 7 saat vakti var! Sonrası kolay. Kurumaya başlayan sıva, üzerindeki boyaları emiyor, yüzey ve resimle bütünleşiyor, böylece birbiriyle akraba olan yüzey, astar ve resim, yüzyıllarca yaşıyor. “buon fresco”; “gerçek fresko” böyle yapılıyor. Resim kuru sıva üzerine yapılmışsa ona “secco” ya da “mezzo fresco” deniliyor. Ressam her gün ne kadar alanı resimleyecekse yüzeyin o kadarlık kısmını astarlıyor. Elbette anıtsal yapılarda usta ressama yardım gerek. O zaman mesenler (sanatçıları destekleyen kişiler) devreye girip ona kalabalık bir ekiple yardım sağlıyorlar.

Bir de özellikle Fransa’da çok kullanılmış “açık fon tekniği” var. Yüzeye bir kat harç (arriccio), bir kat sıva (intonaco) sürülüyor; ressam, üstüne kırmızı boyayla insan figürlerinin ana hatlarını çiziyor, resmi, kireç kaymağından yapılıp inceltilmiş boyalarla ikinci aşamada tamamlıyor...

Erkek memesi yağdan mı oluşur?

erkek memesi nasıl oluşur

“Erkek memesi” genellikle bira göbeği ve çifte çene ile birlikte ortaya çıksa da sanıldığı kadar yağla ilgili değildir. Çoğu durumda meme dokusunun büyümesi nedeniyle ortaya çıkarlar.

Kilolu erkeklerde görülmesinin nedeni ise yağ hücrelerinin kadın hormonu östrojen üretmesi, bu hormonun ise memelerin büyümesine neden olmasıdır.

Erkek hormonu testosteron genellikle bu büyümeyi engeller; ama erkekler yaşlandıkça testosteron seviyesi düşer.

Memelilerde ilk süt ve emzirme nasıl ortaya çıktı

canlılarda sütün oluşumu
süt ve emzirme

Emzirmek anne ile yavrusu arasında özel ve duygusal bir bağ da içeriyor. Ancak milyonlarca yıl öncesine, ilk memelilere kadar gidiyor.

Peki süt nasıl ortaya çıktı? Bilim insanları sütün evrimsel tarihini incelediğinde sandığımızdan çok daha eskilere dayandığını gördü. Süt, yüz milyonlarca yıl öncesine, karada yürümeye başlayan ilk hayvanlara kadar gidiyor. Ama bu bildiğimiz süte benzemiyordu.

“Memeliler” terimini ilk olarak 18 yüzyılda İsveçli biyolog Carolus Linnaeus ortaya atmıştı. Canlıları incelediğinde bazı türlerin dişilerinin yavrularını beslemek için süt bezleri olduğunu keşfetmişti.

Peki, evrim sürecinde emzirme nasıl ortaya çıkmıştı? Süt bezleri kemikler gibi fosilleşmediğinden bu yolla tespit zordu.

Bu nedenle araştırmacılar süt üreten hayvanların genlerini inceleyip diğerleriyle karşılaştırdılar.

ABD’nin Maryland eyaletindeki Çevre Araştırma Merkezi’nden Olav Oftedal’a göre süt bezleri ilk memeliler ortaya çıkmadan önce, sudan karaya çıkan ilk canlılarda gelişmişti. Bunların bir kısmı amniyotlara, omurgalı, dört bacaklı canlılara, sürüngenlere, kuşlara ve memelilere evrildi.

Amniyotlar da balıklar gibi yumurta üretiyordu. Bu yumurtalar karada canlılığını koruyabiliyordu. Ama yumurta kabukları gözenekli olduğundan aşırı sıcak havalarda çabucak kuruduğu için amniyotların onları koruyacak bir yol bulması gerekiyordu.

Sürüngenler ve kuşlar su kaybetmeyecek şekilde kireçli sert kabukları olan yumurta üretmeye başladı.

Memelilerin ataları ise gözenekli yumurta üretmeye devam etti. Oftedal’a göre, bu kabuklara dışarıdan ekstra su ve besin aktarabiliyorlardı. Bunu ilk olarak derilerindeki basit bir bezeden su sızdırma yoluyla yaptılar.

Bugün kara kurbağaları hala bu yöntemle yumurtalarına su aktarıyor. Solucana benzer kör kertenkelelerde ise dişilerin derisi yağlı ve besleyici maddelerle kalınlaşıyor ve yavrular yumurtadan çıkınca bu tabakayı dişleriyle kazıyıp besin olarak kullanıyorlar.

Oftedal bu yöntemlerin ilkel bir emzirme şekli olduğuna ve bu bezelerin daha sonra memelilerin yağlı süt üretmesini sağlayacak şekilde geliştiğine inanıyor.

Yumurtaları nemli tutmak için deriden su sızdırma yöntemi zamanla başka kimyasallarla birleşerek yumurtadaki besinin yerini almış ve yavruların asıl besin kaynağı haline gelmiş olabilir. Oftedal bütün bu gelişmelerin memeliler ortaya çıkmadan önce olup bittiğini söylüyor.

Neden sadece memeliler?

Memelilerin genleri incelenerek bu gelişim aşamaları görülebilir. Sütle ilgili birçok genin memelilerden eskiye dayandığını biliyoruz.

Örneğin memelilerin sütünde en bol olan kasein maddesi çok eskilere dayanır ve kalsiyum ve fosfor gibi besinlerin yavruya taşınmasına, iskelet ve kasların gelişmesine yardım eder.

Peki, süt üretimi bu kadar eskiyse bugün neden sadece memeliler süt üretiyor?

Oftedal’a göre, bunun en basit açıklaması, memeliler öncesi tüm kökenlerin soyunun tükenmiş ve süte bağlı tek grup olarak memelilerin kalmış olmasıdır.

Süt üretiminin yeniden gelişmemiş olması tuhaf gelse de memeli olmadığı halde süte benzer maddeler üreten bazı canlılar vardır.

Örneğin bazı hamamböcekleri bol proteine sahip süte benzer bir madde üretmekte ve yavrularını bununla beslemektedir.

Güvercin, flamingo ve imparator pengueni gibi bazı kuşlar da boğazlarına yakın keselerde süte benzer besleyici sıvılar üretiyor. Ancak bunlar memeliler gibi yavruyu beslemek için kullanılsa da bileşimleri ve üretilme biçimleri memelilerin sütünden farklılık gösteriyor.

Bakteriye karşı meme ucu

Gerçek süt bezleri yalnızca memelilerde bulunuyor. Kanguru gibi keseliler ile yavruları plasenta içinde büyüyen memelilerde meme ucu bulunuyor.

Oftedal’a göre meme ucu enfeksiyona karşı gelişmiş. Derisinden süt salgılayan canlıların sütünde bakteriler kolaylıkla çoğalabilir. Oysa meme ucu sütün doğrudan süt bezinden yavrunun ağzına aktarılmasını sağlar.

Meme uçları olan memeliler arasında bile süt üretimi büyük farklılık gösterir.

Plasentalı memelilerde yavrular anne karnındayken de plasenta vasıtasıyla anneden aldıkları besinlerle beslenebilir. Böylece bu canlılar keseli hayvanlardan daha uzun süre anne karnında kalabilir. Bu nedenle kanguru gibi keseli hayvanlar yavrularını kendi başlarına beslenmeye başlayıncaya kadar emzirirler.

Özetleyecek olursak, emzirme ve süt üretimi yüz milyonlarca yıl öncesine dayanıyor. Bugün gördüğümüz yavrusunu emziren annenin kökeni, karada yürümeye başlayan ilk hayvanlara kadar gidiyor.

Ruhsal sorunları olan insanlar daha mı yaratıcı

dahi insanlar ve yaratıcılık

Yaratıcı özellikleri güçlü olan, aynı zamanda ruhsal sorunlar yaşayan insanlara Van Gogh’tan Virginia Woolf’a, Robin Williams’a kadar birçok örnek verilebilir.

Bunun örnekleri o kadar çok ki bazıları ruhsal sorunları olan insanların daha yaratıcı olduğuna inanıyor.

Peki araştırmalardan elde edilen sonuçlar bu inancı destekliyor mu?

1998 öncesi yapılan 29 araştırmadan 15’i arada herhangi bir bağ bulamamış, 9’u böyle bir bağa işaret etmiş, 5’i ise net sonuca varamamıştı. Bu araştırmalardan bazıları gerçekten bir bağın olup olmadığını incelemekten çok vaka incelemesi şeklindeydi.

Bipolar bozukluk

Zorluklardan biri, yaratıcılığın tanımlanması ve ölçülmesiyle ilgili. Bu nedenle araştırmacılar bu özelliği barındıran meslek gruplarını ele alıyor. Örneğin 2011’deki bir araştırmada, yaptıkları işe bakmadan her ressam, fotoğrafçı, tasarımcı ya da bilim insanının yaratıcı özelliklere sahip olduğu varsayılmıştı.

İsveç hükümetinin yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını inceleyen araştırmacılar, bipolar bozukluğu olanların bu yaratıcı mesleklerden birinden olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu görmüştü.

Ama depresyon ya da şizofreni gibi diğer ruhsal hastalıklarda herhangi bir fark görülmüyordu. Fakat küçük bir meslek grubu ele alındığı için bunun nedenini tam olarak tespit etmek zordu.

Arada bir bağdan söz eden araştırmalar daha çok 1987’de Nancy Andreasen’in yaptığı bir incelemeye gönderme yapıyor. Andreasen yazar olan ve olmayan 30’ar kişilik iki grubu karşılaştırmış ve yazar olanların bipolar bozukluk ihtimalinin daha yüksek olduğunu tespit etmişti. Fakat bilimsellik kriterlerini fazla gözetmediği belirtilerek bu araştırmanın yapılma tarzı eleştiri almıştı.

Sonuçlar inandırıcı bulunsa bile arada neden sonuç ilişkisi kuracak net bağlantılar kurmak zordur. Yani bipolar bozukluğun yaratıcılığı güçlendirmesi nedeniyle mi yazarlar bu mesleği seçmiştir, yoksa ruhsal rahatsızlıkları daha geleneksel bir iş bulmalarını zorlaştırdığı için mi?

Ünlüler araştırması

Referans olarak gösterilen başka bir araştırma da Kay Redfield Jamison’a aittir. Jamison 47 şair, romancı, yazar ve ressamla mülakatlar yapmış, ama onlara karşı herhangi bir kontrol grubu oluşturmamıştı. Yani kıyaslama sadece ortalama insanlara göre yapılabilirdi.

Araştırma sonunda şaşırtıcı düzeyde ruhsal hastalık görülmüştü. Örneğin şairlerin yarısı bir ara tedavi görmüştü. Bu büyük bir orandı, ama görüşülen şair sayısı sadece 9’du.

Bir de daha fazla sayıda insan kullanan Arnold Ludwig’in araştırması örnek gösteriliyor. Ludwig binden fazla ünlü kişinin biyografisini incelemişti. Bunların çoğunda olağanüstü özellikler görse de, hepsinin yaratıcı olduğu söylenemezdi. Ayrıca kendisi de zaten ünlüler arasında ruhsal hastalıkların daha yaygın olduğuna dair bir sonuca varmadığını söylüyordu.

1904’te yine bin kişi üzerinde yapılmış başka bir araştırmada da zeka ve yaratıcılık ile ruhsal hastalıklar arasında bir bağ kurulamamıştı. 1949’da 300 yıla yayılmış 19 bin Alman sanatçı ve bilim insanı incelenmiş ve aynı sonuca varılmıştı. Ancak bu çalışmalardaki zayıf nokta, bu kişilerin biyografilerini yazan insanların verdiği / seçtiği bilgiye dayanıyor olmasıydı.

Neden yaygın?

Peki, bu konudaki veriler bu kadar az ve hatta fazla güvenilmez haldeyken yaratıcılık ile ruhsal hastalıklar arasında bağ kurma düşüncesi neden bu kadar yaygın?

Bunun bir nedeni, bazı ruhsal hastalıklarda görülen olağan dışı davranışların, enerji ve kararlılığın yaratıcılığı geliştirebileceği yönündeki inanç olabilir. Oysa hastalığın tavan yaptığı durumlarda bu durum tersine döner. Örneğin depresyon enerji ve motivasyonu öldürebilir.

Psikolog Arne Dietrich ise bu durumu, önümüzde olan üzerinde yoğunlaşma eğilimiyle açıklıyor. Örneğin Van Gogh’un bir çılgınlık anında kulağını kesmesi hikayesi zihnimizde canlılığını koruyor. Ressamların mutlu bir şekilde işlerinin başında olduğunu düşünemiyoruz. Bu nedenle dâhilerle ruhsal hastalıklar arasında bir bağlantı kurmamız istendiğinde aklımıza hemen birçok örnek gelebiliyor.

Bazı insanlar hastalıklarının yaratıcılıklarını artırdığına inanıyor. Hatta bunu yitirmemek için tedavi olmak istemiyorlar. Ama burada da yaratıcılık alanındaki başarılarını yetenekten ziyade hastalığa bağlama sorunu ortaya çıkıyor. Ayrıca hasta olup da dahilik göstermeyen kişiler kendilerini eksik hissedebilir.

Belki de insanı rahatlatan bir yanı olduğu için yaratıcılıkla ruhsal hastalıklar arasında bağlantı olduğu yargısı ısrarla devam ediyor. Bu hastalık yaratıcılıkla ilişkilendirilerek pozitif bir açı sunuyor ya da yaratıcılık yönü gelişkin olmayanlar hasta olmadıkları için seviniyor. Belki de bu bağlantı biz istediğimiz için devam ediyor.

Cin Deligi ya da Plutonium magarası

Plutonium magarası ve ölüm
Cin Deligi ya da Plutonium magarası

Pamukkale’deki Hierapolis Antik Kenti’nin en çok ilgi çeken köşelerinden birisi Cin Deliği olarak da bilinen Plutonium ya da Plutonion Mağarası. Yakın yıllarda keşfedilen bu mağara binlerce yıldır anlatılagelen ürkütücü bir öykünün de sahibi.

Antik Çağ inanışına göre ölüler, Hades’in ülkesine yani Ölüler Diyarı’na giderlerdi. Buraya varabilmek için ise büyük bir nehri geçmek gerekiyordu. Bundan sonra Ölüler Ülkesi’ne varılır ve ruhlar huzura kavuşurdu. Ölüler Ülkesi’ne geçişi sağlayan en önemli kapı ise bugün Cin Deliği olarak da adlandırılan Plutonion Mağarasıydı. Yani ölüler bu kapıdan geçerek Hades’in Ülkesi’ne
varırlardı.

Bu inanışla ölülerinin ağzına para yerleştiren Antik Çağ insanları, böylece kayıkçı Charon’un (Kharon) ölülerini nehirden geçirteceğine inanırlardı. Burası aynı zamanda adak yeri olarak kullanılırdı. Yeraltı Tanrısı’na kurban edilecek boğa bu mağaranın ağzından içeri sokulurdu. Aslında bir fay kırığının ağzında duran bu mağaradan termal suyun karbondioksiti, yani zehirli gazları çıkıyor.

Bu nedenle de yaklaşıp soluyan insanlar kadar mağaranın ağzında uçan kuşlar için de ölümcül tehlikeler doğuruyor. Deniz kabuğu motifli bir mermer nişin örtüğü mağaranın ağzından, geçmişte yeraltı kaynaklarının sesinin duyulduğuna da inanılıyordu. Bugün gaz çıkışı kapatılmış olan mağara, efsanesi nedeniyle kent ziyaretçilerinin ilgi odağı oluyor.

İki bin yıl önce anlatmıştı

Antik Çağ coğrafyacısı Strabon iki bin yıl önce yazdığı Geographica adlı kitabında Plutonion Mağarası’ndaki gizemi şöyle anlatıyordu:

“...Burası o kadar yoğun ve puslu bir buharla doludur ki insan zemini zorlukla görebilir. Parmaklığın çevresine yaklaşan herhangi bir kimse için hava zararsızdır, çünkü sakin havada buhar dışarı çıkmaz; fakat parmaklıktan içeri geçen herhangi bir hayvan derhal ölür. Ben içeriye güvercinler attım, hemen öldüler. Fakat hadım olan Galler (Kybele Rahipleri) içeriye rahatlıkla girer, çukura yaklaşır, aşağıya sarkar, hatta nefeslerini tutarak bu sayede (ben onların yüzlerinde kusacaklarmış gibi bir ifade gördüm) belirli bir derinliğe kadar inerler. Bunlar gibi hadım edilmiş olmak veya tapınağın çevresinde yaşamak yada tanrısal bir güce mazhariyet veya da buhara karşı panzehir olarak kullanılan belirli fiziksel güçlere sahip olmak, acaba bu bağışıklığın nedeni olabilir mi?"

Ekslibris ya da Ex Libris nedir

ex libris özlü yazılı etiket
ekslibris

Kitaplarınıza ne kadar düşkünsünüz? Ödünç kitap verir misiniz? Ne kadarı size geri geldi? Geri istemeye utanıyor musunuz? O zaman sizin de bir ekslibris edinme zamanınız geldi demektir! Ama durun, hem kitap kurdu hem bir sanatsever iseniz, koleksiyoncuya dönüşmeniz an meselesi!

Kitap, özel mülkiyet ve itibar

Kimileri malını mülkünü korumaya çok önem verirken kimileri de “özel mülkiyet” kavramından özenle uzak durur, “mal canlısı” gözükmekten korkar. Bazıları vardır ki “malda mülkte gözüm yok ama kitaplarıma gelince iş değişir” der. İşte bu gruptakiler, kitabın özel mülkiyete konu olabildiği zamanlardan bu yana, çareyi kitaplarının bir tür tapusu nu çıkarıp, yine kitaplarına yapıştırmakta bulmuşlar. Bu “kendine has tapu”, sahibinin adı ve soyadının yanı sıra onun ayırdedici özelliklerini simgeleyen görseller, özlü yazılarla tasarlanmış ve özgün ya da matbaada basılmış küçük boyutlu bir etiketten ibaret. Yani “ekslibris” ya da “ex Libris”...

Ekslibrisin etimolojisi ve işlevi

 “Ekslibris”, Latince “ex” ve “libris”ten oluşmuş bir sözcük. “ex” hem “önceki” hem de “...‘den/ ..’dan” demek. “libris” de “kitaplık, kütüphane, kitaplar”. Arkasından kitaplık sahibinin adı ile birlikte kullanıldığında, kitabın kime ait olduğunu gösteriyor. Özgün ekslibrislere, soylu sahibinin arması ile güçlü yanlarını ima eden yazılı-görsel mesajlar da içerip, onun itibarını artırma gibi bir işlev daha yüklenmiş.

İngilizcesi “bookplate”; “kitap levhası”. Tasarım fazla basit ise o zaman “kitap etiketi”; “booklabel” sınıfına giriyor! ABD’de 18. ve 19. yüzyıllarda söz konusu aidiyet, önceleri “bookrhyme”; “kitap şiiri” ile belli edilirken, 19. yy sonu ve 20.yy’da ekslibrise merak sarılmış. 1966’da kurulan “Uluslararası Ekslibris Dernekleri Federasyonu” (FISAE), resmi tanımında, tasarımın sanatsal nitelik taşıyabileceği gibi bunun şart da olmadığını, bir sanat eseri ya da kültürel değer sayılmayan ekslibrisin birincil amacının, aidiyet gösterme olduğunu vurguluyor. FISAE, 2012’de bu işlevin, ekslibrise yüklenebilecek bütün diğer toplumsal, sanatsal, edebi, tarihi ya da diğer rollerden bağımsız olduğuna dikkat çekmiş.

Matbaanın keşfinden günümüze

Matbaanın keşfinden önceki dönemlerde el yazması kitaplar, çok pahalı olduğundan, Ortaçağ’da kilisenin ve kimi soyluların, Rönesans’ta da daha az soylular, yeni zengin burjuvaların elindeydi. Bunların çalınmaması için kapak içlerine sahiplerinin armaları ekleniyor, hatta bulundukları kütüphaneye zincirleniyordu! Matbaanın keşfi pratik anlamda ekslibrisin de yaygınlaşmaya başladığı dönem. İlk ekslibrislerin 15nci yüzyılda Güney Almanya’da ortaya çıktığı bilinmektedir. Bunlardan biri, 1450 yıllarında “Igler” (kirpici) takma adıyla bilinen Alman papaz Johannes Knabenberg için yapılan ve çayırda çiçek dişleyen bir kirpinin resimlendiği ekslibris.

16. yy’da ekslibris bütün Avrupa’ya yayılmış. Albrecht Dürer, Lucas Cranach, Edvard Munch, Kaethe Kolwitz, Emil Nolde, Paul Klee, Pablo Picasso, Oscar Kokoschka gibi ünlü sanatçılar, zamanın önemli devlet ve bilim adamları için ekslibris yapmışlar. Basit bir ihtiyaçtan koleksiyon objesine Ekslibris, 1890’ların sonuna doğru başta Londra, Berlin ve Paris olmak üzere Avrupa’da bir koleksiyon objesi olmuş. 2012’deki ekslibris tanımında, sanatsal özelliğinin önemli olmadığına dikkat çeken FISAE, 2015 güncellemesinde, ekslibrislerin “...kitaplıklar için tasarlanmış olmakla birlikte günümüzde dünya çapında koleksiyonu yapılabilen, küçük ölçekli sanatsal grafikler”e dönüştüğünü belirtmiş. Nitekim, dünya üzerinde 30’dan fazla ülkeden üyesi bulunan FISAE’nin kongreleri, değiş tokuş için önemli fırsat oluşturuyor. İnternet üzerindeki müzayedeler de yoğun ilgi görüyor (Bkz: bookplatesociety.org, bookplate.org).

Bir ekslibrisi değerli kılan özellikler şunlar: Estetik bütünlük, resimyazı ilişkisi ve teknik mükemmellik, kişiye özel tasarım, konu, baskı tekniği, sayı ve sıra numarası, yapım tarihi ve sanatçısının imzası

Ekslibrislerin ortak özellikleri

Kullanıcının kitaplarının boyutuna göre hazırlanmakla birlikte en tercih edilen boyut 5 x 7,5 cm. Boyutun 13 x 13 cm’den büyük olmaması da tercih nedeni. Kalınlık yapmaması için kağıdın uygun gramajda olması gerekiyor. Özgün baskı, ekslibrislerin değerini artırmakla birlikte ofset, fotoğraf ve bilgisayarla tasarım da yapılıyor. Genellikle siyah beyaz kitaplara ağaç ve linolyum baskılar, renkli kitaplara litografiler, serigrafiler, çok değerli kitaplara ise gravürler konuluyor. Tıpkı özgün baskı resimde olduğu gibi sol alt köşede baskı tekniğinin simgesi, kaç adet basıldığı ve eldeki baskının kaçıncı olduğu, sanatçının adı ve yapıldığı yıl, eğer çalışma renkli ise kaç renk olduğu belirtiliyor.

Türkiye’de kitap sahipliği

Ekslibris Türkiye’ye Osmanlı Dönemi’nde Batı’dan gelen kitaplarla girmişse de Anadolu uygarlıklarından kalan “mühür” de sahibine özgü tasarım özellikleri ile bir tür arma, bir aidiyet göstergesi olduğu için bu işleviyle ekslibris sayılıyor. Gutenberg’in matbaayı keşfettiği 1493’ten İbrahim Müteferrika’nın 1727’de kurduğu ilk “Türk” matbaasına kadar geçen 234 yıl içinde Osmanlı’da gayrımüslimler tarafından 40’a yakın matbaa kurulmuş. İlk özel matbaa, 1882 yılında Ebüzziya Tevfik’in kurduğu Kitaphane-i Ebüzziya iken ilk yayınevi 1895’te Babıali’de Naci Kasım Efendi tarafından kurulmuş. Cumhuriyet’in ilanından sonra kitap sahibi olmak yaygınlaşmışsa da 1980’li yıllara kadar az sayıda meraklısı dışında, gümüş eşyasına inisiyal bastıran güngörmüş Türklerin bile ekslibris kullandığını söylemek zor. “Türkiye’de exlibris” denildiğinde ise ilk akla gelen Prof. Dr. Hasip Pektaş! İlki 1997’de Ankara’da kurulan Ekslibris Derneği, 2008’den beri etkinliklerine İstanbul’da yine Hasip Pektaş’ın kurduğu İstanbul Ekslibris Derneği olarak devam ediyor: www.aed.org.tr.


YA KEBİKEÇ!..
Eskiden insanlar, elyazması kitapları kurtlardan koruyabilmek için kitapların başına bir tılsım, bir koruyucu, bir göz boncuğu gibi düşündükleri Osmanlıca “Ya Kebikeç” yazarlarmış ve bu yazının kitabı koruyacağına inanırlarmış

Türkiye’de ekslibris sanatçıları

1980’li yıllardan beri yurt içinde ve dışında artık bizim de ödüllü sanatçı ve tasarımcılarımız var! “Ex Libris” kitabıyla da tanınan Prof. Dr. Hasip Pektaş başta olmak üzere işte onlardan bazıları: Ertan Aktaş, Ayşe Anıl, Nurgül Arıkan, Sevim Arslan, Onur Aşkın, Müjde Ayan, Tezcan Bahar, Vildan Çolak, Hakan Erkam, Nazan Erkmen, Elif Varol Ergen, Ayşen Erte, Erdoğan Ergun, Şükrü Ertürk, Yeşim Gazioğlu, Esra Kizir Gökçen, Yunus Güneş, Emel Gürsoy, Mine Gündüz, Deniz Karanis Huysal, Sema Ilgaz, Mürşide İçmeli, İsmail İlhan, Ayşegül İzer, Berran Kancal, Sevda Kantarcı, Ahmet Aydın Kaptan, Devabil Kara, Sadik Karamustafa, Mehmet Kavukçu, Hasan Kiran, Seydi Murat Koç, Emin Koç, Hayati Misman, Gökhan Okur, Erol Olcay, Tülay Öktem, Hatice Öz, Hande Özgeldi, Hasan Pekmezci, Nurten Seferoğlu, Nazan Tekbaş Tanyu, Özden Pektaş Turgut, Sema Ilgaz Temel, Ercan Tuna, Mehmet Ulusel, Ozan Uyanık, Faruk Ünver, Hira Nur Yıldız ve Fedail Yılmaz...

BİLİNEN EN ESKİ EKSLİBRİS

Antik Çağ ve Mısır uzmanı arkeologlar bilinen en eski ekslibrislerin Mısır firavunu III. Amenophis ve Kraliçe Tiy’e (Teie) ait olduğunu ileri sürüyor. Amarna kazılarında bulunan, açık mavi çini zemin üzerine koyu mavi hiyeroglifli levhanın üstündeki bir delikten de bu ekslibrisin değerli papirüslerin üzerine ya da onların saklandığı tahta sandıklara asıldığı sonucuna varılıyor. Bu levha şimdi British Museum’da, benzerleri de Louvre ve Yale’de bulunuyor.



Hunza Türklerinin sırrı ne

hunza türkleri neden hastalanmıyor
Hunza

Çin ve Afganistan sınırında Pakistan'ın Keşmir kentinde yakınlarında yaşayan Hunza Türkleri ortalama 120 yıl yaşıyor. Hunza Türklerinin çok ilginç bir yanı da burada hiç kanser vakasının yaşanmaması... Kansere yakalanmadıkları gibi sık rastlanan diğer rahatsızlıklara da uğramıyorlar.

Tamamen Müslüman olan Hunza Türkleri ortalama 110 ile 120 yıl yaşıyor. 65 yaş yolun yarısı sayılıyor... Kadınlar 65-70 yaş arasında anne oluyor. 100 yaşında ölenlere genç öldü deniliyor.

Hunza Türklerinin bu hayatı bilim insanlarını onları incelemeye itti. Coğrafi zorunluluklar ve iklim değişikliklerin gibi sebeplerle Sibirya ve bugünkü Rus düzlüklerinden Orta Asya bozkırlarına indiği düşünülen Türkler, orman avcılığından göçebe çobancılığa geçiş süreci yaşamıştır.

Türk dilinde ormancılık ve orman yaşamıyla ilgili sözcüklerin, bozkır yaşantısındaki sözcüklerden daha eski olması ve Pazırık Kurganında ren geyiği görünümü verilmiş atlar çıkartılmış olması bu süreci doğrulamaktadır. Coğrafi şartlar ve iklim değişiklikleri veya bilinemeyen nedenlerden ötürü Türk kabilelerinin büyük bir kısmı yerleşik ve ormancılık hayatından bozkır hayatına geçmişlerdir ve bir şekilde bozkır hayatına adapte olmuşlardır.

Hunza Türklerinin uzun yaşamasının ve bu kadar sağlıklı olmasının nedeni denizden 6 bin metre yükseklikte çok yüksek oksijeni olan bir bölgede bulunmaları. Buz gibi temiz su içip kendi ekip biçtiklerini yemeleri.. Hunza Türkleri'nin et ve baharatlı yemekleri çok ünlü ve Sadece kendi ürettikleri sebze ve meyveleri tüketiyorlar.



İmplant diş hakkında merak edilenler

implant diş nasıl yapılır

Dental implant, ağızdaki eksik dişlerin yerine konulan, çenelerin fonksiyonu ve diş estetiğini tekrar sağlamak amacıyla çene kemiğine yerleştirilen ve dokuyla uyumlu malzemeden yapılan yapay diş köküdür.

İmplant tedavisini bir kişiye ne zaman öneriyorsunuz?

Cerrahi uygulanamayacak kadar ciddi sağlık sorunları olan kişiler haricinde, diş eksikliği olan herkese uyguluyor ve tavsiye ediyoruz.

İmplant tedavi süreçlerinden çoğu kişi kaçıyor, İmplant tedavi süreleri neye göre değişir ve ne kadar sürmektedir?

İmplantın uygulama süresi 10 ila 30 dk arasında değişmektedir. Üzerine protez yapabilmek için, eski tip implantlarda üst çenede 6 ay, alt çenede ise 3 ay beklemek zorunda kalırdık. Bugün gelişen teknolojiyle birlikte implantın bekleme süresi kemiğin tipi ve implant tipine göre 1-3 ay arasında değişmektedir. Yani hasta 1-3 ay arası bir sürede yeni dişlerine kavuşabilir.

İmplant tedavi sürecinde hasta ağrı çeker mi?

İmplant Uygulamasının ilk yapıldığı gün hasta ağrı kesiciyle geçen bir ağrı hissedebilir. Sonraki günlerde ise ağrı olmaz.

İmplant tedavisi sonrası hastanın ilk etapta dikkat etmesi gereken konular nelerdir?

İmplant yapıldıktan sonra bir süre, hasta kendisine tarif edilen biçimde buz uygulaması yapmalıdır, bu şişmeyi engeller, verdiğimiz ilaçları zamanlarına uygun bir şekilde kullanmalıdır. İlk 48 saat içinde sigara ve alkol iyileşmeyi olumsuz yönde etkilediği için kesinlikle tavsiye etmiyoruz. Yara yerine travmatik etki yapabilecek sert besinlerden mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Ayrıca ağız bakımı, diş fırçalama da kesinlikle ihmal edilmemelidir.

Diş implantlarının kullanım ömrü ne kadar?

İmplantın ömrü için bir süre vermek doğru değildir. Nasıl ki ağızdaki doğal bir dişin ağızda kalması kişinin ağız ve diş bakımına ve genetik özelliklerine bağlı ise, diş implantı da benzer faktörlerden etkilenecektir. Amaç hastaların implantlarını ömür boyunca kullanmalarıdır. Eğer iyi bir ağız ve diş bakımı yapılır, gerekli dönemlerde ağız içi kontroller yapılırsa implant uzunca bir süre ağızda kalacaktır.

İmplant vidası çıkar mı?

İmplant çene kemiğine başarılı bir şekilde kaynadıktan sonra implant yerinden çıkmaz. Ancak kötü ağız bakımı veya enfeksiyon durumlarında implant kaybedilebilir.

İmplant ücretlerini devlet karşılar mı?

İmplant ücretlerini özel muayenehanelerde devlet karşılamaz.